31 Aralık 2008 Çarşamba

kan lekesi


çölde
bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi.
çömelmiş oturuyor
yüreğini ellerinde tutuyor
yiyordu.
dedim ki: "tadı güzel mi dostum?"
"acı, acı" diye karşılık verdi,
"ama seviyorum
çünkü acı
ve benim kalbim."


-stephen crane-


bunu bir arkadaşım yolladı birkaç gün önce.şiirin orijinal adı in the desert.kalp yiyen sandığımdan daha eskiye dayanan bir geçmişe sahipmiş.zaten en çok bu özelliğini seviyorum:
benden bağımsız ve beni de bağlamıyor sadece kılavuzluk yapıyor.bir de beklenmedik anlarda ortaya çıkması da güzel bir şey.

-yazasım gelmiyor.
-yeni yıl sendromu mu?
-evet.sonuçta bu bir nevi dünya'nın doğumgünü sayılabilir.şahsen ben dünya'ya baktığımda ''iyi ki doğdun'' diyemiyorum.
biliyor musun?
benim kulaklarım çok keskindir,en uzaktaki ağlamaları ve çığlıkları duyabilirim.
en uzaktaki patlamaları ve havaya saçılan bedenleri görebilecek kadar keskin gözlerim var.
bir kurşun bir çocuğun elindeki silahtan çıkıp da başka bir çocuğun kalbine saplandığında hem silahın titreşimini hem de kalbin acısını hissedebilirim.
-bunları duyan kulaklar çocuk kahkahalarını da duymalı,bütün bunları gören gözler yere değil gökyüzüne bakmalı,bütün bunları söyleyen ağzın biraz da mutluluk şarkıları söylemeli,bütün bun...
-tamam,tamam!bu kadar didaktiklik yeter bence.

böyle darmadağınık yazılar yazmaktan ben de memnun değilim ama elimden gelen bu.kafamda milyonlarca fikir birleşip bir girdap oluşturmuş.ben de bu girdaptan bir düş yakalamaya çalışan bir balıkçıyım.her zaman eve koca koca düşlerle dönemiyorum,elimdeki ufaklarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum.
hem bu girdaplar da gerekli aslında.girdap olsun ki büyük düşler yüzeye çıksın.

son olarak söyleyeceğim birkaç şey daha var:
birisine ihtiyacın olduğunda ararsın arkadaşını ve işini gücünü bırakıp sana yardım etmeye çalışır.evet,bu güzel bir şey.
bazen de sen onu aramasan da ihtiyacın olduğu anda hemen ortaya çıkanlar vardır.işte onlar hiç bırakılmaması gereken insanlardır.onlar ki ellerinde olmadan hayatını güzelleştirenlerdir.

...ve onlar ki eninde sonunda istenmeden de olsa kırılacak olanlardır.en çok onların affetmesi koyar insana.

insan kendi hayallerinin katilidir


bu hayat denen şeye gerçekten kızmaya başladım.sebebinin benimle alakası yok.tamam,bana yaptığı bazı pislikler var ama bu hayat başkalarınn hayallerine de ''dur!'' diyor.

-nereye böyle?
-ya şimdi lise bitti.ben de arkadaşlarımla yurtdışına gitmek istiyorum.
-üzgünüm ama kader çizelgende farklı bir gelecek var.
-ne,nasıl?!!
-burada gördüğüme göre sen istanbul'a gidiyorsun.
-ama benim istediğim okul orada değil ki.
-istediğin okulu bilmiyorum ama kazandığın okulun orada olduğu belli.

şimdi bu kızgınlık durup duruken ortaya çıkmadı.kafama esti okul yıllığına bir göz attım.tanıdıklarımın ve tanımadıklarımın bazı yazılarını falan inceledim.sonuçta büyük bir çoğunluğun hayallerinin gerçekleşmediğini fark ettim.

...ve gerçekten kızdım.

çünkü bu benim ''diğer insanlar hep mutludur.'' inancıma ters düşüyor.

-şanssızlığı bile paylaşmak zor.
-aslıda şanssızlık değil bu.kaderden başka bir günah keçisi bulmalı artık.
-haklısın ama bazen gerçekten de kader suçlu oluyor.
-onu boşver de n'oldu bu kalp yiyen'e?hiç ortalarda görünmüyor.

gerçekten garip bir şekilde ortadan kayboldu kalp yiyen.halbuki tam da onun sevdiği zamanlardayız:ayazda takırdayan dişler,karda kristalleşen kan,daha da hızlı çarpan kalpler,buzdan iğnelere dönüşen gözyaşları...
bunların hepsi buradayken kalp yiyen nerede?

yine planlar kuruyor belki ya da...

en iyisi öbür olasılıktan hiç bahsetmemek.

17 Aralık 2008 Çarşamba

sonsuz saçmalıklar atlası


aslında bunu ve bundan sonraki bir kaç yazıyı daha önce yazmam gerekiyordu.yazıları kağıt üzerine falan yazmıştım ancak düzenlemeye üşendim.neyse esas meseleye geçelim:
aziz olma kılavuzu yok oldu.daha doğrusu değişti.onun olması gereken yerde ''sonsuz saçmalıklar atlası'' diye bir şey buldum.içindeki semboller garip hisler çağrıştırdı bana.mesela:

''yakındaki ışık uzaktaki ışıktan daha parlak değildir.''

''kedilerin sözlerini dinleme çünkü senin için konuşmazlar.''

''yerinden sökülen bir organ işlevini sürdürmeye devam edebilir ama artık senin işine yaramaz.''

''ana karakterler yazarlardan korkmalı.yazarlar da ana karakterlerden...okuyucu ise hepsinden...''

''bir kabre on üç melekten fazlası sığamaz.sakın on dördüncü olma.''

kitabın bir anda değişmesine anlam veremedim önce fakat şu kısım gözüme çarpınca bir şeyler uyanmaya başladı:

''ihtiyaç duyduklarına muhtaç olma.''

''bir kitap bir çocuğu,yeniyetmeyi,yaşlıyı değiştirebilir ama bir insanı ancak başkası değiştirebilir.''

bunlar benim bu kitap sayesinde hissettiklerimdi ve başka ruhlarda farklı çağrışımlar oldu:

"hayatta bir şeyi eksik ya da kötü yapmanın, hiç yapmamandan daha iyi olduğu anlar vardır. "

"yetişkinlik çağında bir romandan etkilenmeyi 'ergenlik' olarak gören kimselerle fazla yakın olma. seni incitebilirler."

"karanlığın ortasındayken düşündüğünde, seni gülümsetebilen tek bir şey dahi varsa hala umut var demektir."

"hayatı sadece iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, sıcak ya da soğuk, gece ya da gündüz olarak algılamaya başladığında tehlike çanları çalıyor demektir. ara renkleri nerde kaybettiğini bulman gerekir."

"seni mutlu eden her şeyin ardından içinde tarifsiz kocaman bir boşluk beliriyorsa, ömür boyu peşini bırakmayacak o 'farkındalık' haline girmiş bulunuyorsun. geçmiş olsun; artık sen de bilenlerdensin."

"şarkıları hayatına soundtrack yapmak alışkanlık haline geldiyse, gittikçe kendi hayatına uzaktan bakmaya başlarsın. bunu avantaja ya da dezavantaja dönüştürmek tamamen sana bağlı."

-sanırım ismini sonuna kadar hak eden bir kitap bu.
-bunu iyi anlamda mı söyledin,kötü anlamda mı?
-offf!!her lafta da bir art niyet arama artık!
-peki,denerim
-bu arada şimdi farkettim de değişen kitap değil,biziz.
-olabilir.

bir de şöyle bir şey var:

'''...and it feels like I'm flying above you
Dream that I'm dying to find the truth
Seems like you're trying to bring me down
Back down to earth,back down to earth...''

her zaman başım göğe çarpmadan ayağımdan tutulması dileğiyle...

3 Aralık 2008 Çarşamba

aziz olma kılavuzu


yine arayı çok açmışım.8 kasım'dan 2 aralık'a kadar bir şey yazmamam kötü olmuş.''şimdi harika bir yazıyla dönüş yapıyorum'' demek isterdim ama pek matah bir şey beklenmesin.tamam,belki güzel bir şey yazarım ama içimde heves yok.
arada sırada ortaya çıkan yok olma isteğim yine kendini gösterdi.bir süreliğine hayat duruversin,uzayın bir pause tuşu olsa da bassam.neyse bunlar geçici karamsarlıklar,şimdi esas hikayeye gelelim:
ben bu karamsar ruh halindeyken yine bazı karanlık mekanlara uğradım ve onlardan birinde bir kitap buldum.garip bir kitap bu.öncelikle harfler yok,semboller var.kitabı bulduğumda biraz göz attım ama hiçbir şey anlamadım.yine de onu yanıma almam gerektiğini düşündüm ve çantama atıverdim.sonra bir gün beklemediğim bir anda kitabı hissetmeye başladım.bu garip kitapta semboller kelimeleri değil de hisleri çağrıştırıyordu.ilk önce başlığı farkettim:aziz olma kılavuzu.tabi tam olarak bu değildir ama bana çağrıştırdığı buydu.sonra içeriğine baktım çeşitli öğütler vardı.tabi bu kitabın yazım yönteminden dolayı her zaman farklı anlamlar algıladım bu öğütlerden.ruh halim,havanın durumu,güneş'in ay'ın konumu vs.hepsinden etkilenen bir anlam vardı sembollerde.şimdi aklıma gelen bazı öğütleri yazayım:

''kafandaki şeytanları duymamazlıktan gelmemelisin çünkü onlar da bazen doğruyu söyler.yine de dikkat etmelisin:her zaman senin sesin en yüksek olmalı.senin gitmeyi istediğin yol senin için doğru olandır.''

''tanrı senden hep adil olmanı ister çünkü O hiç de adil değildir.''

bir kaç tane daha vardı bunlardan ama kaybolmuş yazdığım not kağıtları.belki ihtiyacı olan birisini bulmaları gerekmiştir.belki de sadece benim gibi var olmaktan sıkılmışlardır.

-bıkkınlık alışkanlığa dönüşmemeli bence.
-her önüne gelen konuşmamalı bence.
-o da senin fikrin tabi.

gereksiz açıklama:burada yazılanlar doğal olarak hayal ürünüdür ama var olmak da pek matah bir şey değildir.

8 Kasım 2008 Cumartesi

kaç,ış,anlar


baya uzun zamandır kafamda bir plan var:
bir gün okul,ev vb. bir mekanda böyle bir sürü tanıdık insan(arkadaş,aile vs.)varken ''ben artık gideyim.'' dicem ve mekandan çıkıp gidicem.şehirden,ülkeden...hepsinden uzaklaşıp rastgele bir yerlere gitme planı bu.
bu plandaki en önemli kısım gidilecek yerden ziyade gidilecek zaman.mesela bilbo baggins gibi yaşlanınca olmamalı,holden caulfield kadar da genç olmaz zaten.
zira yaşlanınca
-gitsen kimse iplemez,ipleyecek insan kalmaz.
-hayattaki amaçlarının çoğuna ulaşmış olursun ve gitmenin bir anlamı olmaz.
-ölüm var,rahat bırakmaz.

gençken
-zaten serseri mayın gibisin,gitmek bütün absürtlükler içinde şaşırtıcı olmaz.
-zaman zaten değerli olduğu için giderek harcamak doğru olmaz.
-biraz kolaya kaçmak olur.

bir gün gitme zamanı geldiğinde bunu hissedecekmişim gibime geliyor.''gitme'' fikri zihnimin derinliklerine gömülmüşken bir şarkının sözleri duyulacak uzaktan ve yola koyulcam sanki.

-peki hangi şarkı bu?
-bilmiyorum.bunu gittiğimde öğrenmiş olucam.
-bir olasılık belirteyim mi?
-gerek yok.
-ya ama?!
-sus lan!!!

7 Kasım 2008 Cuma

korkak'tan çeşitlemeli korku'ya


uzun zamandır yazmıyorum yine.tabii ki bir çok şey oldu ama çok fazla işte,çok.mesela yasemin mori konseri vardı.saat 22.00 sularında mekana alındık ve fakat konser 01.00'de başladı ve fakat!!!
sahnede adını koymakta zorlandığım şeyler gördüm,bu dünyaya ait olmayan şeyler.bu kadarını beklemiyordum sahiden ama muhteşemdi.
neyse bunları geçelim.

-burdan hayata okkalı bir küfür yollamak istiyorum.
-niye lan?!
-özlediğim insanlar var işte.
-çağır o zaman onları.ya da ara işte,ne bileyim?yanlarında bitiver bir anda...
-olmaz,isimlerini bile anmak istemiyorum.
-niye ki?
-sıkıldım artık.yeni isimleri anıp özlemek istiyorum.

yeni isimler...bu istek gerçek olabilir pek tabii fakat korku var:

oysa korku kendi memesini
emerek büyür;
nasıl
burmalı
bu memeyi?
nasıl
kurtulmalı
nasıl nasıl nasıl
korkunun sütü olmaktan?


cevaplar burnunun dibinde olsa da korkunun köpeği ''tembellik'' uzandırmıyor elini,kalbini...buna ''büyümek'' diyenler var ki büyük bile sayılmazlar,çocuklukla da alakaları yoktur.bazıları da adlandırmaktan çekinir bu ''kaçma hissi''ni.bence bu ruhsal bir savunma mekanizması.tinsel immun sistemin bir parçası belki de...

-yani senin hiç suçun yok!sadece doğal bir mekanizma,elinde olmayan bir şey!
-kızıp duruyorsun(ki haklısın) da ne yapmalı be abi?
hadi söyle,ne yapmalı?
-hiçbir fikrim yok.

Bir tüy,
bir telek gibi,
bir güz yaprağı gibi
k o p m a l ı
kuştan, ağaçtan, yeğnilikle, incelerek,
bağırmadan korkudan.

13 Ekim 2008 Pazartesi

1.000.000 Died To Make This Sound


aslında akçay'dan dönünce buraya yazcağım bazı şeyler vardı,ordayken not aldığım.üşengeçliğim yazmama engel oldu.bir de yazasım yoktu pek.tatilde yapacak pek bir şey olmadığı için ben de avatar izledim tv'de.daha önce adam gibi izleme fırsatım olmamıştı ve çok sevdim.tatilden dönüşte dvd'sini aldım onu izliyorum.çok keyifli.

keyifli,keyifli olmasına da bazı sorunlar ortaya çıkmaya başladı.içimde giderek büyüyen bir bunalım yumağı var.

''efendim büyüyor.durduramıyoruz''
''lazer güdümlü iyimserlik füzelerini denediniz mi?''
''evet efendim;fakat onlar da mutsuzluk dalgasına kapılıp yok oldular.''
''kalbe yaklaşmasını engellemeliyiz.tepkimeyi durduramayabiliriz.''
''efendim,sistemi geçici olarak kapatmayı öneriyorum''
''sanırım başka bir şansımız yok.kapatın''

---sistem kapatıldı---
parametre:98098098 kod:1432Uæ523a veri:kja93435 seri no:3252

hasar raporu no:13
-sevinç ve coşku devrelerinin hüzün ve mutsuzluk devreleriyle karıştığı gözlemlendi.
-kalbin ufak ama kalıcı hasarlar aldığı tespit edildi.
-bazı duygusal tepkilerdeki hasarlar nedeniyle iletişim bozuklukluğu ortaya çıktı.
-hafızadaki bazı anılar beklenmedik anlarda ortaya çıkmaya başladı.sebebi araştırılıyor.

geri yükleme isteği işleniyor...

istek kabul edildi

---sistem geri yükleniyor---
parametre:98709235 kod:12765@Â36t veri:tw9j308709 seri no:3252


evet,biraz bilim kurgu insanı oldum bu aralar.bugün okulda çok sıkıldım.çıkışta eski arkadaşlarla muhabbet ettim ve yasemin mori konseri için biletleri aldık.sonra bi de dershanenin ödül törenine katıldım lan!söz1'de ilk bindeydim diye plaket verdiler.

bir de hasta oldum galiba:boğazım çok fena.zaten havaların mallığından belliydi bu.sabah götüm başım donuyor,öğlen pişiyorum.bunalım hali hala var ama geçeceğini düşünüyorum.

çünkü bu hafta ayın yirmisindeki komite için çalışmakla zamanım geçecek.başka yazı yok yani.
bit sin
ti lki
şim şek
dil enci
ik. ..

26 Eylül 2008 Cuma

tatil?


ben bir süre ankara sınırlarında olmayacağım ve tabi buraya yazı falan da yazmam.tatile gittiğim söylenemez çünkü ben ankara'da kalmak istiyorum.bazı mecburiyetler yüzünden yol gözüktü bize.şimdi geri döndüğümde tavır almasın diye kenara ankara'dan bir resim ekleyeyim.bu yazı da burada bitsin.


bu arada okul çok zevkli lan!!!

24 Eylül 2008 Çarşamba

kalp yiyen'in şarkısı:başlangıç


beklemediğim bir anda kalp yiyen'den bir tehdit aldım.aslında ''tehdit'' dememeliyim.kalp yiyen'in yöntemleri biraz gariptir ama işe yarar her zaman.biraz da korkuyorum ondan.işte bu yüzden büyük çabalar sonucu auguste'nin öldüğü yere gittim ve uzun aramalar sonucu eski bir günce buldum.şimdi kalp yiyen'in doğum anını anlatan kısmı yazıcam.auguste'nin kim olduğu ileride açıklanacaktır:

''auguste güzel bir rüyanın ardından gelen kabusundan uyandı bir sabah.ters giden bir şeyler vardı.farklı bir şey...
eksik olan bir şey...
ruhunu yokladı ve en ufak bir his parıltısı bulamadı.
ne keder ne sevinç...
öfkenin zayıf bir anısı canlandı aklında ama bu sadece bir anıydı.bir sözcük gibiydi artık.ne olduğunu bilmeden ve hissetmeden sadece hatırladığı bir sözcük.
bir süre düşündükten sonra karar verdi:çürümüş kalbinden kurtulacaktı.işe yaramazdı çünkü.

önce kazağını yırtıp attı üzerinden ve toprağın derinliklerinden onu çağıran bıçağını çıkarmak için kullandı sopasını.o toprağı kazdıkça gök kararmaya başladı.
yine bir kaç yara aldıktan sonra bıçağı buldu ve uzun süredir hatırlamadığı bir sanatı uyguladı bedeninde.
etin ve kemiğin çelikle birleşen tınısıyla çınladı karanlık gece.
canı hiç acımadı ama bir şey oldu:
kalbinde kalan kan son bir gayret yayıldı bedenine ve gözleri o kanla doldu.kan simsiyahtı,gözleri de...
karanlığa rağmen müzik devam etti ve kalbi,yerinde siyah bir boşluk bırakarak ayrıldı bedeninden.
yüreğinin içine gömülü taşları çıkarıp aldı eline.üzerindeki isimler tanıdıktı.torbasına attı taşları.
ve kalbini bir zamanlar vasiyet ettiği gibi bir kediye verdi:
''hangisine verileceğini bilir o''

bıçağını son bir kez göğe kaldırıp ayın çılgın parıltısını gördü ve mırıldandı kalp yiyen'in şarkısını.''

işte hikaye bu.ilişikte auguste'ye ait bir resim vardır.ondan hareketle hikaye biraz daha anlaşılır olabilir.

23 Eylül 2008 Salı

kalp kalbe,diş dişe


''mendebur günce''ye benimle ilgili bir şeyler yazılmazsa,
kalbin dişlerimin arasında can çekişecektir.
içinde son bir damla kan kalana kadar...

kalp yiyen

22 Eylül 2008 Pazartesi

level completed


hüst'ün son yazısını okudum da bir şey farkettim.tıpkı onun gibi ben de şu anki durumumdan öyle memnunum ki...tam da olmak istediğim yerde,olmak istediğim şey olmak için çabalıyorum.

kısaca hayatımda bir level'ı tamamladım.hatta high score yapmış bile olabilirim.

''bu salakça mutluluk da bonus falan olsa gerek''
''hmmm,mümkündür.''

yağmur ayini


ben var ya ben,çok tembel bir insanım gerçekten de!!!hem blogun adını ''mendebur günce'' koydum,hem de iki haftadır yazmıyorum.bunun sebebi tam olarak tembellik de olmayabilir.sonuçta ben blog manyağı birisi değilim.''okulun açılmasına kısa bir süre oluşan dayanılmaz sıkıntı''yı atlatmak için böyle bir şey yapmak istedim.okul açılınca pek sallamadım doğal olarak.o zaman ben okulu anlatayım biraz:
öncelikle çok kalabalık.bir sınıfta 200 küsür insanın olması,benim gibi bencil birisinin hiç de hoşuna gitmiyor.''farkedilme katsayısı''nı azaltıyor bu olay.yine de içimde salakça bir mutluluk ve zevk alma var.birisi ağzıma sıçsa ''ooo,farklı bir tat denemek ne de güzelmiş''diyebilirim,o derece.ama okulu gerçekten salak aşıklar gibi seviyorum.öküz gibi çalışmam gerekecek,bir ton bilgiyi ezberlemem gerekecek,hocalara katlanmam gerekecek...ama seviyorum harbiden.

ki daha beyaz önlük olayına da girmedik.

buldum lan!!!
yağmur yüzünden oldu bu.havalar soğuduğu için doğal ortamına salıverilmiş bir hayvanat gibi hopluyorum,zıplıyorum vs.sonuçta ben doğma,büyüme ankara'lıyım ve ankara'nın default havası* gri,bunaltıcı,yağmurlu ve biraz karanlıktır.bir de benim gibi sakatlar bu havalarda mutlu olurlar.biraz da mazoşistlikten galiba.

''eskiden bir çocuk tanırdım.acının onu yücelteceğini sanırdı.''
''belki de yüceltmiştir ve adam olunca da mutlu olmuştur.''
''sanmam.''
''neden?''
''çocuklarınki dışındaki mutluluklar gerçek gelmiyor bana''

...ve çocuklar da artık sokakları terkettiler.arabanın altına topu kaçmayan,ağaçtan düşüp kafasını yarmayan,dizleri hep yara içinde dolaşmayan,vişneye,iğdeye dalmayan,bisiklete binmeyen,oyuncaklarına canlı varlık muamelesi yapmayan..şey çocuk mudur,mudur,mudur?

''küçük adamdır o.yıkanınca çeken kazak gibi.ruhunu öyle bir sıkar ki''

ve tam da şu anda jim morrison kulağıma fısıldıyor ki:

this is the end, my only friend.

this is the end.


*default hava durumu gibi bir tabir kullandığım için kendimi özenti ilan ediyorum.yine de aynı espriyi yaratacak türkçe bir kelime aklıma gelmedi.

4 Eylül 2008 Perşembe

üç şart


bir bina var evimin yakınlarında.görkemli sütunları var.girişinde insan figürleri.
duvarlarında yazılar.çok güçlü ışıklarla aydınlanmış bir avlusu var.insanlar giriyor içine.
bir sürü.duvardaki yazılar çok etkiliyor onları.okuyan giriyor içeriye.
belki bu bina bundan 1000 yıl önce yapılmış olsa ve günümüzde bir arkeolog tarafından bulunsa bir tapınak olduğu söylenirdi ama değil.
burası bir alışveriş mabedi.
ve tek değil,her yerde var.
farklı tanrıların farklı tapınakları.
ne kadar güçlüyse tanrı, mabedi de o kadar büyük oluyor.
yazılar ilahi bir mesaj sanki:''büyük indirim'',''ucuzluk''.insanları ibadete yönlendiriyor.
ve ibadetleri:tüketmek,amaçsızca.başkasını düşünmeden tüketmek.
tanrıyı içinde bulan dervişler gibi.
''enel hak(ben tanrıyım)'' gibi.
trans halindeler.
hiçbir şeyin farkında olmadan, düşünmeden,durmadan tüketmek...
sadece 3 şartı var bu dinin:
al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at,
al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at...
sonsuza kadar devam etsin.hiç fark etmez.
ve ellerinde kutsal kitapları var:
kredi kartları.
onlarla daha kolaydır ibadet.
inanmak daha kolay olur.üstelik hayatlarınıza da fazla karışmaz bu tanrılar.
sadece istediklerini yapın yeter.
al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at...
ve kulları bazen o kadar kaptırırlar ki kendilerini,dışardan görünüşleri korkunç olur.
orada öylece onları izlerken biri seni omzundan tutup alışveriş arabasına atıcakmış gibi hissedersin ,korkarsın.
hiçbir şey durduramaz onları.
en son ne zaman dua ettiler kim bilir?
ama her saniye alışverişteler.
gelecekte alışveriş merkezleri evlerimiz olacak.
zaten şimdiden öyle olmaya başladı.oradaki çocuklara baksanıza.ne kadar da mutlular.
aileleri onları teslim etmiş bu tanrılara.manastıra kendini kapatmış rahipler gibi.hep oradalar.doğumdan ölüme kadar.yakında ölülerimizi de oraya gömeceğiz.
doğumdan ölüme kadar ve sonrası da.
hep orada.yeni tanrılarımızın yanında.

dipnot:işbu yazı iki sene önce falan tarafımdan yazılmıştır ki o zamanlar baya depresif bir ruh hali içersindeydim yazıdan da anlaşılacağı gibi.işin kolayına kaçıp da böyle eskileri andım işte.
''tembel teneke!''
''efendim.''
''git!''
''tamam.''

3 Eylül 2008 Çarşamba

sakızlı muhallebi


öhöm öhöm.

valla yazacak bir şeyim yok bugün.
böyle sakızlı muhallebim var ama onu da ben yedim.

hadi dağılın bakalım.

bu arada süper güçler vardır ya hani çizgi filmlerde falan.benim istediğim bir süper güç vardı ve hatta hala var.bir nevi süpersevgili olup da böyle zamanı durdurayım isterdim.
dolu ama hareketsiz sokaklarda aylakça yürümek.

ya da uçayım.yaz yeri kavururken alayım sevdiceğimi bulutların üstünde turlayalım.

süper güçler iyi gerçekten de.ama sakın düşünceleri okumaya falan çalışmayın.
sonuçları iyi olmuyor.öyle işte.

ve son kez söylüyorum ki:
Peter Pan en kral süper kahramandır.bence.

''iyi ki yazacak bir şey yokmuş aklında''
''bunlar da pek kayda değer değildi zaten''
''uyurken birisinin hayaline sarılmak garip değil mi?''
''ne alaka?''
''boşver''

2 Eylül 2008 Salı

eski öldü,yeni yok


bugün liseden arkadaşlarla iftar yaptık ve sonra da doğumgünü kutlaması oldu.biraz önce eve geldim.aslında yazacak başka bir şey vardı aklımda ama unuttum.neyseki ilham perileri evcil hayvanlarım oldular da şansıma,gelirken bir ramazan şenliği ile karşılaştım.
evin hemen önünde belediye tarafından yapılan bir şenlikti bu.
''ah nerde o eski ramazanlar?''
''öldü onlar öldü.diriltmeye çalışmayın komik oluyor sadece.''
bu araya giren sesler beni kızdırmaya başladı ama şu ''diriltmeye çalışmayın komik oluyor sadece.'' kısmı gerçekten doğrudur.hatta adını hatırlamadığım bir komedi filmi vardı:iki kafadar tatildeki patronlarının yanına giderler.patronları bir şekilde ölür ancak bizim elemanlar tatili bozmamak için adamı yanlarında canlı gibi dolaştırırlar.
işte bu ''ölü diriltme'' çabaları da bana çok komik geliyor.

çünkü ortada gerçekten büyük bir yanlış anlaşılma var.eski ramazanlar deyince milletin aklına karagöz-hacivat,aşuk-maşuk,meddah vs geliyor.bunlar olunca eski ramazanlar olacak sanıyorlar.halbuki bunlar ramazan için bir nevi süstür sadece.zaman geçtikçe onlar da değişir tabi.ama temelde değişen çok şey var.paylaşma diye bir olay artık yok.

ya bu milletin görüntüye verdiği büyük önem anlatmakla bitmez aslında.

zaten bugün yazacak şeyleri zihnimden ayıklayıp da saçamadım buralara.en kötüsü de bu zaten.beynin içinde bir sürü fikir var fakat çıkmıyor.

bu arada ünlü sanatçıların hep psikolojik sorunları oluyor.sanat galiba insana aykırı bir şey.tıpkı kanatlarımız olmamasına rağmen kuşlara özenmemiz gibi tanrıya özeniyoruz.yaratmak çok değerli bir şey ve karşılığı da büyük oluyor.

yine de bir şey yaratmak çok güzel.tanrıdan bir parça,insana verilmiş.
güzel ve tehlikeli.

''BOOOMMM!!!''
''korktum lan!''
''ya deney yapıyoruz burda''
''ne deneyiymiş o?''
''A.Ş.K. diye bişey.
''açılımı ne ki?''
''akut şuur krampıymış''
''saçmalık''

bu arada anathema'nın hindsight adı altında çıkan bir albümü var.eski şarkıları akustik olarak yorumlamışlar.çok samimi olmuş.dinlenmeli bence.
bu yazıda böyle bir potpori oldu işte.

son olarak bu yazıyı ''gerçekleşmemiş hayaller mezarlığı''ma adıyorum.

1 Eylül 2008 Pazartesi

inecek var


bugün kayıt işi vardı di mi?biraz sıkıntılıydı ama geçti.öğrenci numarası tek olanlar sabah,çift olanlar ise öğlen gelecekti.fakat bizim memlekette herkes dahi olduğu için bütün öğrenciler sabah geldi.iki buçuk saat falan sırada bekledim ve gözlem yaptım biraz.
bir kere sıradaki öğrencilerin çoğunda uzay mekiği sendromu vardı.''oha o ne lan?!'' demeden önce hemen açıklama yapayım:
şimdi bir adet öğrenci vardır.kendisi özgüven eksikliğinden dolayı sıranın ilk aşamalarında ailesine ve hatta bilumum akrabasına ihtiyaç duyar.sonra sıranın belirli katmaları geçildikçe bir birey bağlı olduğu öğrenciden ayrılır ve öğrencimiz hedefine başarıyla fakat tek başına varır.

neyse bu kadar bilimsellik yeter.şimdi direk özele giriyorum ve çocukluğumdan kalma bir olayı aktarıyorum buraya:

sanırım daha ortaokula geçmemiştim.klasik gitar kursuna gidiyordumo aralar.bir gün çok yorgun bir şekilde metrodan inip(batıkent'te oturuyorum ben/ankara)meşhur ikarus otobüslerden birine binmiştim.yorgunluktan gitara dayandım ve uyuyakaldım galiba.

sonra bir meleğin sesini duydum:

-iyi misin?

uzun saçlı ve benden çok çok büyük bir dişiydi bunu söyleyen.ben ''yok bir şeyim'' falan demiştim galiba.

ve o günden beri bok varmış gibi beni umursayan kızlara aşık oldum.

''yazık sana''
''öyle deme sana da aşık olurum sonra''
''sen bilirsin''
''hadi bakalım''
''ayrıca yazacak adamakıllı bir şey bulamadığın için iki sıradan konuyu birleştirmen de gözümden kaçmadı''
''yok öyle bir şey''

bu arada söylemeden geçemeyeceğim,doktorluk bir numara meslek be!!!
ayrıca yukarıdaki saçma huyum geçti bir süre önce.
sanırım.

31 Ağustos 2008 Pazar

büyüyünce doktor olacak ya da doktor olunca büyüyecek


bu yazıda hakkımda bazı bilgiler verilecek.bu bilgilerin verilmesinin sebebi biraz ego tatmini biraz da gereklilikten.
şimdi ben bu sene tıp fakültesinde eğitime başlayacak bir insan evladıyım.
hatta yarın kayıt yaptırmam gerek.kayıt için de 12 adet vesikalık fotoğraf gerek.

peki ya bende bunlar var mı?

tabii ki hayır.

bugün saat 20:00 sularında apartopar sakal traşı olundu ve koşturaraktan açık bir fotoğrafçı bulundu.

ve neyse ki resimler çekildi.

her şeyi son anda yapmak gibi kötü bir huyum var işte.

''olsun ben seni böyle de seviyorum''
''ya ama ben seni çok seviyorum''
''ben de seni seviyorum ya işte''
''halbuki ne kadar da çok sevmiştim''
''tamam işte ben de seviyorum''
'' hep böyle oluyor ama''
''eee yeter ama sen de bokunu çıkardın''
''işte gerçek yönünü ortaya çıkardım''
''afferin böyle devam et''

birisi ''büyümek'' mi dedi?
ben almıyım.

''gün''aydın


bundan önceki yazıda ''gün başlayalı şu kadar dakika olmuş'' gibi bir kısım vardı ya.işte ben o kısım yüzünden bazı saçma ve gereksiz fikirler ürettim.
şimdi gün dediğin ne zaman başlar?
sabah uyanınca başlamaz mı?sonuçta kimse gece tam 12:00 olduğunda ''günaydııın!!!'' diye kapını çalmaz.Gece 12'de de bazı şeyler olur tabii ki.ne bileyim işte.kızlar kabağa oğlanlar tavşana dönüşür mesela.
düşündüm de gün gerçekten 00:00'da başlıyor.
hatta gün bir film gibi.çoğunluk bu filmin başında uyuyor olduğu için de biraz şaşkın oluyor her zaman.başını kaçırdığın bir filmden pek bir şey anlamazsın ne de olsa.
pek keyif de alınmaz o filmden.
tıpkı bu hayatta olduğu gibi.

''o zaman uykusuzluk iyi mi oluyor?''
''ya o da iyi değil aslında''
''uykusuz kalınca hayattan keyif alan görmedim ben.''

evet,hayattan keyif almak pek mümkün değil galiba.neyse biz yine de umudumuzu kaybetmeyelim.

''günaydın''
''ne günaydını be.öğlen oldu öğlen!!!''

30 Ağustos 2008 Cumartesi

bugün bitsin


daha gün başlayalı on bir dakika olmuş ama ''bugün bitsin'' deme cüretini gösterebiliyorum.
çünkü inanmayacaksın belki ama dünya benim için,ay benim için,geceler ve günler benim için,soğuk benim için...fakat bir şey var ki bu aralar:adına ''yaz'' denen o şirret mevsim.
bu hain mevsime daha ne küfürler ederdim ama öfkelenmesinden korkuyorum.
belki bunların hepsi benim için ama hiç biri benim değil sonuçta...ve dipten gelen sesler:
''yaz kızım''
''yaz evladım''
''yaz böyle miydi be amca?''
''yaz öldürür be yavrum''
''dikkat et yaza''
''yazdan nefret ediyorum''

yazın eskisi gibi olmaması nedendir?
güneş gaza geldi de bir başka hevesle mi ışıyor?
dünya'nın canı sıkıldı da ''ozon mozon uğraşamam'' deyip de saldı mı kendini?

yoksa biz mi yaptık ki bunu?güneş hep öfkeliydi.kızgın bir baba gibi.ve dünya da koruyucu anneydi sanki.
ve biz hain evlatlar hakettik bunu.

ya aslında o kadar da çevreci sayılmam galiba.dünya'yı severim çünkü ondan faydalanırım.hem çevreci dediklerimiz de dünya'yı mı koruyor sanki?
dünya ne dertler atlatmış bilmiyorlar mı?dünya'nın bir derdi yok aslında.onun durumu bir nevi savunma bence.biz ateşlendiğimizde mikropları öldürür ve onlardan kurtuluruz.dünya da bizden kurtulma derdinde,bizse kendimizi kurtarmanın...

''çocuğum dünya'nın derdinden sanane?''
''sen de haklısın tabi''

yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim:
bir zamanlar büyük bir kral'ın 12 çocuğu varmış.her birini ayrı ayrı severmiş ancak üç kızını bir türlü sevememiş:
june,
july,
ve
august.

saçmaladığımı farkettim ve bir an düşündüm de en iyisi ''bugün bitsin''.