26 Eylül 2008 Cuma

tatil?


ben bir süre ankara sınırlarında olmayacağım ve tabi buraya yazı falan da yazmam.tatile gittiğim söylenemez çünkü ben ankara'da kalmak istiyorum.bazı mecburiyetler yüzünden yol gözüktü bize.şimdi geri döndüğümde tavır almasın diye kenara ankara'dan bir resim ekleyeyim.bu yazı da burada bitsin.


bu arada okul çok zevkli lan!!!

24 Eylül 2008 Çarşamba

kalp yiyen'in şarkısı:başlangıç


beklemediğim bir anda kalp yiyen'den bir tehdit aldım.aslında ''tehdit'' dememeliyim.kalp yiyen'in yöntemleri biraz gariptir ama işe yarar her zaman.biraz da korkuyorum ondan.işte bu yüzden büyük çabalar sonucu auguste'nin öldüğü yere gittim ve uzun aramalar sonucu eski bir günce buldum.şimdi kalp yiyen'in doğum anını anlatan kısmı yazıcam.auguste'nin kim olduğu ileride açıklanacaktır:

''auguste güzel bir rüyanın ardından gelen kabusundan uyandı bir sabah.ters giden bir şeyler vardı.farklı bir şey...
eksik olan bir şey...
ruhunu yokladı ve en ufak bir his parıltısı bulamadı.
ne keder ne sevinç...
öfkenin zayıf bir anısı canlandı aklında ama bu sadece bir anıydı.bir sözcük gibiydi artık.ne olduğunu bilmeden ve hissetmeden sadece hatırladığı bir sözcük.
bir süre düşündükten sonra karar verdi:çürümüş kalbinden kurtulacaktı.işe yaramazdı çünkü.

önce kazağını yırtıp attı üzerinden ve toprağın derinliklerinden onu çağıran bıçağını çıkarmak için kullandı sopasını.o toprağı kazdıkça gök kararmaya başladı.
yine bir kaç yara aldıktan sonra bıçağı buldu ve uzun süredir hatırlamadığı bir sanatı uyguladı bedeninde.
etin ve kemiğin çelikle birleşen tınısıyla çınladı karanlık gece.
canı hiç acımadı ama bir şey oldu:
kalbinde kalan kan son bir gayret yayıldı bedenine ve gözleri o kanla doldu.kan simsiyahtı,gözleri de...
karanlığa rağmen müzik devam etti ve kalbi,yerinde siyah bir boşluk bırakarak ayrıldı bedeninden.
yüreğinin içine gömülü taşları çıkarıp aldı eline.üzerindeki isimler tanıdıktı.torbasına attı taşları.
ve kalbini bir zamanlar vasiyet ettiği gibi bir kediye verdi:
''hangisine verileceğini bilir o''

bıçağını son bir kez göğe kaldırıp ayın çılgın parıltısını gördü ve mırıldandı kalp yiyen'in şarkısını.''

işte hikaye bu.ilişikte auguste'ye ait bir resim vardır.ondan hareketle hikaye biraz daha anlaşılır olabilir.

23 Eylül 2008 Salı

kalp kalbe,diş dişe


''mendebur günce''ye benimle ilgili bir şeyler yazılmazsa,
kalbin dişlerimin arasında can çekişecektir.
içinde son bir damla kan kalana kadar...

kalp yiyen

22 Eylül 2008 Pazartesi

level completed


hüst'ün son yazısını okudum da bir şey farkettim.tıpkı onun gibi ben de şu anki durumumdan öyle memnunum ki...tam da olmak istediğim yerde,olmak istediğim şey olmak için çabalıyorum.

kısaca hayatımda bir level'ı tamamladım.hatta high score yapmış bile olabilirim.

''bu salakça mutluluk da bonus falan olsa gerek''
''hmmm,mümkündür.''

yağmur ayini


ben var ya ben,çok tembel bir insanım gerçekten de!!!hem blogun adını ''mendebur günce'' koydum,hem de iki haftadır yazmıyorum.bunun sebebi tam olarak tembellik de olmayabilir.sonuçta ben blog manyağı birisi değilim.''okulun açılmasına kısa bir süre oluşan dayanılmaz sıkıntı''yı atlatmak için böyle bir şey yapmak istedim.okul açılınca pek sallamadım doğal olarak.o zaman ben okulu anlatayım biraz:
öncelikle çok kalabalık.bir sınıfta 200 küsür insanın olması,benim gibi bencil birisinin hiç de hoşuna gitmiyor.''farkedilme katsayısı''nı azaltıyor bu olay.yine de içimde salakça bir mutluluk ve zevk alma var.birisi ağzıma sıçsa ''ooo,farklı bir tat denemek ne de güzelmiş''diyebilirim,o derece.ama okulu gerçekten salak aşıklar gibi seviyorum.öküz gibi çalışmam gerekecek,bir ton bilgiyi ezberlemem gerekecek,hocalara katlanmam gerekecek...ama seviyorum harbiden.

ki daha beyaz önlük olayına da girmedik.

buldum lan!!!
yağmur yüzünden oldu bu.havalar soğuduğu için doğal ortamına salıverilmiş bir hayvanat gibi hopluyorum,zıplıyorum vs.sonuçta ben doğma,büyüme ankara'lıyım ve ankara'nın default havası* gri,bunaltıcı,yağmurlu ve biraz karanlıktır.bir de benim gibi sakatlar bu havalarda mutlu olurlar.biraz da mazoşistlikten galiba.

''eskiden bir çocuk tanırdım.acının onu yücelteceğini sanırdı.''
''belki de yüceltmiştir ve adam olunca da mutlu olmuştur.''
''sanmam.''
''neden?''
''çocuklarınki dışındaki mutluluklar gerçek gelmiyor bana''

...ve çocuklar da artık sokakları terkettiler.arabanın altına topu kaçmayan,ağaçtan düşüp kafasını yarmayan,dizleri hep yara içinde dolaşmayan,vişneye,iğdeye dalmayan,bisiklete binmeyen,oyuncaklarına canlı varlık muamelesi yapmayan..şey çocuk mudur,mudur,mudur?

''küçük adamdır o.yıkanınca çeken kazak gibi.ruhunu öyle bir sıkar ki''

ve tam da şu anda jim morrison kulağıma fısıldıyor ki:

this is the end, my only friend.

this is the end.


*default hava durumu gibi bir tabir kullandığım için kendimi özenti ilan ediyorum.yine de aynı espriyi yaratacak türkçe bir kelime aklıma gelmedi.

4 Eylül 2008 Perşembe

üç şart


bir bina var evimin yakınlarında.görkemli sütunları var.girişinde insan figürleri.
duvarlarında yazılar.çok güçlü ışıklarla aydınlanmış bir avlusu var.insanlar giriyor içine.
bir sürü.duvardaki yazılar çok etkiliyor onları.okuyan giriyor içeriye.
belki bu bina bundan 1000 yıl önce yapılmış olsa ve günümüzde bir arkeolog tarafından bulunsa bir tapınak olduğu söylenirdi ama değil.
burası bir alışveriş mabedi.
ve tek değil,her yerde var.
farklı tanrıların farklı tapınakları.
ne kadar güçlüyse tanrı, mabedi de o kadar büyük oluyor.
yazılar ilahi bir mesaj sanki:''büyük indirim'',''ucuzluk''.insanları ibadete yönlendiriyor.
ve ibadetleri:tüketmek,amaçsızca.başkasını düşünmeden tüketmek.
tanrıyı içinde bulan dervişler gibi.
''enel hak(ben tanrıyım)'' gibi.
trans halindeler.
hiçbir şeyin farkında olmadan, düşünmeden,durmadan tüketmek...
sadece 3 şartı var bu dinin:
al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at,
al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at...
sonsuza kadar devam etsin.hiç fark etmez.
ve ellerinde kutsal kitapları var:
kredi kartları.
onlarla daha kolaydır ibadet.
inanmak daha kolay olur.üstelik hayatlarınıza da fazla karışmaz bu tanrılar.
sadece istediklerini yapın yeter.
al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at, al-tüket-at...
ve kulları bazen o kadar kaptırırlar ki kendilerini,dışardan görünüşleri korkunç olur.
orada öylece onları izlerken biri seni omzundan tutup alışveriş arabasına atıcakmış gibi hissedersin ,korkarsın.
hiçbir şey durduramaz onları.
en son ne zaman dua ettiler kim bilir?
ama her saniye alışverişteler.
gelecekte alışveriş merkezleri evlerimiz olacak.
zaten şimdiden öyle olmaya başladı.oradaki çocuklara baksanıza.ne kadar da mutlular.
aileleri onları teslim etmiş bu tanrılara.manastıra kendini kapatmış rahipler gibi.hep oradalar.doğumdan ölüme kadar.yakında ölülerimizi de oraya gömeceğiz.
doğumdan ölüme kadar ve sonrası da.
hep orada.yeni tanrılarımızın yanında.

dipnot:işbu yazı iki sene önce falan tarafımdan yazılmıştır ki o zamanlar baya depresif bir ruh hali içersindeydim yazıdan da anlaşılacağı gibi.işin kolayına kaçıp da böyle eskileri andım işte.
''tembel teneke!''
''efendim.''
''git!''
''tamam.''

3 Eylül 2008 Çarşamba

sakızlı muhallebi


öhöm öhöm.

valla yazacak bir şeyim yok bugün.
böyle sakızlı muhallebim var ama onu da ben yedim.

hadi dağılın bakalım.

bu arada süper güçler vardır ya hani çizgi filmlerde falan.benim istediğim bir süper güç vardı ve hatta hala var.bir nevi süpersevgili olup da böyle zamanı durdurayım isterdim.
dolu ama hareketsiz sokaklarda aylakça yürümek.

ya da uçayım.yaz yeri kavururken alayım sevdiceğimi bulutların üstünde turlayalım.

süper güçler iyi gerçekten de.ama sakın düşünceleri okumaya falan çalışmayın.
sonuçları iyi olmuyor.öyle işte.

ve son kez söylüyorum ki:
Peter Pan en kral süper kahramandır.bence.

''iyi ki yazacak bir şey yokmuş aklında''
''bunlar da pek kayda değer değildi zaten''
''uyurken birisinin hayaline sarılmak garip değil mi?''
''ne alaka?''
''boşver''

2 Eylül 2008 Salı

eski öldü,yeni yok


bugün liseden arkadaşlarla iftar yaptık ve sonra da doğumgünü kutlaması oldu.biraz önce eve geldim.aslında yazacak başka bir şey vardı aklımda ama unuttum.neyseki ilham perileri evcil hayvanlarım oldular da şansıma,gelirken bir ramazan şenliği ile karşılaştım.
evin hemen önünde belediye tarafından yapılan bir şenlikti bu.
''ah nerde o eski ramazanlar?''
''öldü onlar öldü.diriltmeye çalışmayın komik oluyor sadece.''
bu araya giren sesler beni kızdırmaya başladı ama şu ''diriltmeye çalışmayın komik oluyor sadece.'' kısmı gerçekten doğrudur.hatta adını hatırlamadığım bir komedi filmi vardı:iki kafadar tatildeki patronlarının yanına giderler.patronları bir şekilde ölür ancak bizim elemanlar tatili bozmamak için adamı yanlarında canlı gibi dolaştırırlar.
işte bu ''ölü diriltme'' çabaları da bana çok komik geliyor.

çünkü ortada gerçekten büyük bir yanlış anlaşılma var.eski ramazanlar deyince milletin aklına karagöz-hacivat,aşuk-maşuk,meddah vs geliyor.bunlar olunca eski ramazanlar olacak sanıyorlar.halbuki bunlar ramazan için bir nevi süstür sadece.zaman geçtikçe onlar da değişir tabi.ama temelde değişen çok şey var.paylaşma diye bir olay artık yok.

ya bu milletin görüntüye verdiği büyük önem anlatmakla bitmez aslında.

zaten bugün yazacak şeyleri zihnimden ayıklayıp da saçamadım buralara.en kötüsü de bu zaten.beynin içinde bir sürü fikir var fakat çıkmıyor.

bu arada ünlü sanatçıların hep psikolojik sorunları oluyor.sanat galiba insana aykırı bir şey.tıpkı kanatlarımız olmamasına rağmen kuşlara özenmemiz gibi tanrıya özeniyoruz.yaratmak çok değerli bir şey ve karşılığı da büyük oluyor.

yine de bir şey yaratmak çok güzel.tanrıdan bir parça,insana verilmiş.
güzel ve tehlikeli.

''BOOOMMM!!!''
''korktum lan!''
''ya deney yapıyoruz burda''
''ne deneyiymiş o?''
''A.Ş.K. diye bişey.
''açılımı ne ki?''
''akut şuur krampıymış''
''saçmalık''

bu arada anathema'nın hindsight adı altında çıkan bir albümü var.eski şarkıları akustik olarak yorumlamışlar.çok samimi olmuş.dinlenmeli bence.
bu yazıda böyle bir potpori oldu işte.

son olarak bu yazıyı ''gerçekleşmemiş hayaller mezarlığı''ma adıyorum.

1 Eylül 2008 Pazartesi

inecek var


bugün kayıt işi vardı di mi?biraz sıkıntılıydı ama geçti.öğrenci numarası tek olanlar sabah,çift olanlar ise öğlen gelecekti.fakat bizim memlekette herkes dahi olduğu için bütün öğrenciler sabah geldi.iki buçuk saat falan sırada bekledim ve gözlem yaptım biraz.
bir kere sıradaki öğrencilerin çoğunda uzay mekiği sendromu vardı.''oha o ne lan?!'' demeden önce hemen açıklama yapayım:
şimdi bir adet öğrenci vardır.kendisi özgüven eksikliğinden dolayı sıranın ilk aşamalarında ailesine ve hatta bilumum akrabasına ihtiyaç duyar.sonra sıranın belirli katmaları geçildikçe bir birey bağlı olduğu öğrenciden ayrılır ve öğrencimiz hedefine başarıyla fakat tek başına varır.

neyse bu kadar bilimsellik yeter.şimdi direk özele giriyorum ve çocukluğumdan kalma bir olayı aktarıyorum buraya:

sanırım daha ortaokula geçmemiştim.klasik gitar kursuna gidiyordumo aralar.bir gün çok yorgun bir şekilde metrodan inip(batıkent'te oturuyorum ben/ankara)meşhur ikarus otobüslerden birine binmiştim.yorgunluktan gitara dayandım ve uyuyakaldım galiba.

sonra bir meleğin sesini duydum:

-iyi misin?

uzun saçlı ve benden çok çok büyük bir dişiydi bunu söyleyen.ben ''yok bir şeyim'' falan demiştim galiba.

ve o günden beri bok varmış gibi beni umursayan kızlara aşık oldum.

''yazık sana''
''öyle deme sana da aşık olurum sonra''
''sen bilirsin''
''hadi bakalım''
''ayrıca yazacak adamakıllı bir şey bulamadığın için iki sıradan konuyu birleştirmen de gözümden kaçmadı''
''yok öyle bir şey''

bu arada söylemeden geçemeyeceğim,doktorluk bir numara meslek be!!!
ayrıca yukarıdaki saçma huyum geçti bir süre önce.
sanırım.