20 Kasım 2009 Cuma

20 Ekim 2009 Salı

life is wasted on the living

Bugün okulda fare ve kurbağa kestik. Farenin kesilmesi kısmını kaçırdım, çay ve muhabbete dalmışım. Kurbağayı eterli bez olan bir kavanozda beklettikten sonra kulak zarı hizasından üst çenesini kestik ve doğal olarak öldü. Sonra Pavulon enjekte ettik sinirlerle kaslar arasındaki bağlantıyı engellemek için. Bacaklarını kesip derisini de bir güzel soyduktan sonra siyatik sinirini bulduk sonra siniri stimüle ettik vs vs. Bu aralar hayatımın ana konsepti ölüm. Daha önce de söylediğim gibi bunda korkulacak bir şey yok. Bunu büyümenin bir parçası olarak görüyorum ve hayatın içindeki izlerini görmeye başlıyorum. Bir yakınını kaybetmemiş birisi olarak hala çaylak sayılırım ama bir değişim var işte. Bak mesela aşağıdaki klibi tesadüfen gördüm. Evet, múm dinliyorum ama bu klipten haberim yoktu. Çok hoşuma gitti. Özellikle ölü bir geyik olması ve garip bir çılgınlık barındırması çekti beni. Kenara köşeye bir şeyler karalamıştım ama beklerken zamanları geçmiş, buraya yazmamın bir anlamı kalmamış.

''Bir insanı kaybetmek için aradan ne kadar zaman geçmesi gerekir?'' diye sormuşum kendime mesela. Neyse ya boşver şimdi bunları, en azından şimdilik. Klip burda, soğuk içiniz yani tam ekran falan yapınız, zaman ayırınız vs:



*:başlıkta yer alan alıntıyı ben ilk olarak Six Feet Under'daki Nathaniel Fisher karakterinin ağzından duydum.Kısa bir araştırma yapınca bu sözün Douglas Adams'a ait olduğunu öğrendim. Şeyler arasındaki bu bağlantılar çok hoşuma gidiyor. Devam etsin böyle.

9 Ekim 2009 Cuma

aziz olma kılavuzu - bölüm 25


İnsanlara dair:

Bir insanla ne kadar güçlü bağların olursa olsun onun her zaman bu bağlardan kurtulabilecek bir varlık olduğunu unutma. Bazı durumlarda kişiler bağlarından vazgeçmek istemez ve bunlara sıkı sıkı tutunur. Sen asla böyle olmamalısın. Unutma ki iki kişi arasında bulunan ipi bir ya da daha çok kişi büyük bir istekle çektiğinde her ikisi de zarar görür.

Ayrıca şunu da aklından çıkarma ki bu bağlar ip metaforuyla açıklanabilecek kadar basit değildir. Tabi hayatında sadece üç kişi varsa bu değişir. Ama senin görevin daha çok insanı tanımaktır. Dünya üzerindeki her insan cevabı bulmaya daha da yaklaşmanı sağlar. Bu paragrafın ilk cümlesi bundan önceki paragrafın doğruluğuna herhangi bir etki yapmaz. İnsanlarla olan ilişkilerin genelde çok karmaşık olsa da özele indirgendiğinde basit yöntemler daha etkilidir.

İnsanlarla arana mesafe koyarken dikkat et. Senin için yeterince yakında olan birisi seni fazlasıyla uzak algılayabilir. Bazı mesafeler ne kadar zaman geçse de kapanmayabilir. Yine de bu insanlar arası ilişkilerin en değişken maddeden daha dengesiz olduğu gerçeğini değiştirmez. Biraz zaman ve evrenin doğru şartları sağlaması sonucu olması gereken gerçekleşir ki zaten gerçekleşmediği durumlarda olması gerekenin varlığından haberdar olmadığın için bu konu seni pek ilgilendirmez.

Bundan sonraki öğütler insanlarla ilgili değilmiş gibi gözükebilir ancak her şey birbiriyle bağlıdır gibi klasik bir öğretiyi kaynak göstererek haksız çıkman mümkündür:

Karar vermekle kararı uygulamak arasındaki sıra farklılık gösterebilir, buna alış. Özellikle bu ikisinin aynı anda olduğu zamanlar diğerlerine göre daha doğru sonuçlar verir. Burada bahsi geçen doğru kavramı o kadar görecelidir ki yerine yanlış kelimesi kullanılsa bile çağrıştırdığı anlam senin için doğru olacaktır.

Hayatta pişmanlıkların da olduğunu fakat hayatın pişmanlıklardan oluşmadığını unutma. Hatalarına sahip çıkmadığın sürece beklenmedik başarılarının değerini bilemezsin.

Geçmişi yok saymak kesin bir çözüm değildir ancak her düğüm de çözülmek zorunda değildir. Yine de en azından unutmuş gibi yap ki yeni anıların eskilerin gölgesinden ürkmesin.

Ve gözünü hayattan ayırma ki sana sunduğu iyi ihtimallerin sadece ihtimal olarak kalmasını engelle. İnan bana, konu mutluluk olduğunda o senden daha heveslidir.
Önceki cümlede mutluluk kelimesiyle tanımlanan şeyler Aziz Olma Kılavuzu'nun tam olarak ne yapmanı istediğini anlayana kadar belirsiz kalacaktır.

5 Ekim 2009 Pazartesi

taş mektubu











Geçtiğimiz Cuma saat 22.50'de televizyonun başına geçtim çünkü ilginç bir tesadüf sonucu FX'te Six Feet Under'ın gösterileceğini öğrenmiştim. Fikirlerine önem verdiğim bir kişi bu diziyi gerçekten sevmişti ve ben de sevebilirim diye düşündüm. Dizi zaten taa 2005'te bitmiş ama ben şimdi izliyorum. Kısmet! Hoşuma gitti, baya baya hoşuma gitti hem de. Dizide arızalı diye nitelendirebileceğimiz karakterler var ve bu karakterler cenaze levazımatçılığı yapan bir ailenin üyeleri. Bir gün babaları ölür ve biz de bu noktada hikayeyi takip etmeye başlarız. Henüz okulda kadavra görmedik ama bu dizi sayesinden kadavra olayına daha da bir alıştım. Zaten pek bir sorunum yoktu da neyse. Bu aralar düşüncelerim ölümle alakalı hep. Herhangi bir yakınının ölümüyle uğraşmamış birisi olarak bu duruma şimdiden hazırlanıyorum. Ölüm hakkında düşündükçe hayatın farklı yönlerini keşfediyorum aslında. Fikirlerimin davranışlarıma toz yutturması gibi bir durum var ama arayı kapatmaya çalışıyorum.

Bir gün ben de iyi bir insan olacağım, sahiden.



Six Feet Under'i izledikten sonra ilginç bir tesadüf gerçekleşti ve ertesi gün abimle Okuribito(Son Veda) adlı filmi izlemek için CEPA'ya gittik. Orada bir yürüyen merdiven bana bir şeyler hatırlattı ve ben kendimi kötü hissettim. Bazı mekanlarla ilgili anılarım kısıtlı oluyor ve bu anılar arasında hatırlaması acı verenler olunca onları diğerleriyle bastırmak zor oluyor. Neyse biz filme geçelim:

Daigo Tokyo'da küçük bir orkestrada çello çalmaktadır. Öyle aşmış bir yetenek değildir ki zaten bir süre sonra orkestra dağılır. Daigo da karısı Mika ile doğup büyüdüğü kasabaya geri döner. Yeni bir iş için gazeteye bakarken ''gidişlerle ilgileniyoruz.'' diye duyurulan iyi maaşlı bir işi ilanı görür. Bir turizm ajansı beklerken ölülerin tabuta koyulmak için hazırlandığı bir yere geldiğini farkeder.

Bahsettiğim ölüleri hazırlama olayı gerçekten seyir zevki yüksek bir tören. Ben zaten Japonların kültürüne ve filmlerine karşı zaafı olan birisiyim. Bir de film güzel olunca 130 dakikalık film bana 60 dakika gibi geldi. Japon filmleri demişken: tanımadığım oyuncuların oynadığı filmleri izlediğimde X'in Y karakterini canlandırmasını değil de sadece Y karakterini görüyorum. İsmi ilk akla gelen o meşhur oyuncular çok yeteneklidir belki ama tanınmış olmaları işleri zorlaştırıyor. Bir de filmde taş mektubu diye bir şeyden bahsediyordu, hoşuma gittiği için burada da paylaşayım dedim. Henüz yazı denen meret yokken Japonya'da insanlar birbirlerine dere kenarlarından falan topladıkları taşları verirlermiş. Mesela kızdığın birisine sert hatlı bir taş verirken sevdiğin birisine yuvarlak hatlı taş veriyormuşsun. Güzel bir adetmiş bence.

Şu bahsettiğim ilginç tesadüf iki yapımın da ölüleri hazırlama işiyle uğraşanlarla ilgili olması. Kültürler arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri görmek hoş oldu sahiden.


Filmden sonra sinemanın karşısındaki D&R'a girdik ve ben indirimdeki filmleri görünce dayanamadım üstteki resimde bulunan filmleri aldım. High Fidelity(sensiz olmaz nedir yav?!) dışında öyle yana yana aradığım filmler değildi ama olması gereken şeylerdi. Yanımda daha fazla para olsa bir bu kadar DVD alacaktım ama tuttum kendimi. Baya bir zorlandım ama tuttum. CEPA'nın D&R'ına yine gitmeyi düşünüyorum. O filmler benden kaçamayacak!

Çok fena oldum orada, çok!



Şimdi geçen gördüğüm rüyamı anlatacağım ama gülmek yok. Öncelikle tarihe yazılması için söyleyeyim 3 Ekim 2009'u 4 Ekim 2009'a bağlayan gece ilk İngilizce rüyamı gördüm. Rüyamda Glenn adındaki İzlandalı bir kızla tanışmıştım. Geri kalan kısmını pek hatırlamıyorum ama ilginçti.

Bu İzlanda aşkı da neymiş be arkadaş!

26 Eylül 2009 Cumartesi

maps, ne alaka?!


Gururla belirtirim ki artık büyük harf kullanacağım. Bu değişikliğe büyük bir anlam yüklemeye gerek yok: canım öyle istedi, yaptım.

Bak şimdi mesela cenazemde trombonlar olsun. Acı acı çalsınlar. Hani öldüğümden dolayı mutsuz olduğumdan ya da insanların mutsuz olmasını istediğimden değil. Sadece cenazelerin genel seyri böyle olduğundan mutsuz olsun. Şimdi durup dururken ölüm lafı geçince insanlar tırsar, öylesine aklıma geldi işte.

Bir çocuğum olması fikri artık beni korkutuyor. Önümüzdeki on yıl içerisinde bir mucize olmadığı sürece bir insanı yetiştirebilecek olgunluğa erişebileceğimi sanmıyorum. Özellikle bu tembellikle çocuğun bakımını başkasına yıkacağım apaçık ortada.

Bu aralar çok düşünüyorum. Düşüncelerimi davranışa döktüğüm anda bile davranışlarım yeni düşünceler yaratıyor ve tam bir sonuca ulaşamıyorum. Mesela dikkate değer bir etkileşime girmediğim bir insan yüzünden kendimi sorgulamaya başladım:

Esas istediğim nedir?

Bir şeyi istediğim de yapabilir miyim?

Bir şeyi yapamama sebebim derinlerde bir yerde onu yeteri kadar arzu etmediğimi bilmemse?

Bu aralar düşüncelerim atom bombası gibi işte. Bir tanesi parlayıveriyor ve diğerlerini harekete geçiriyor, diğerleri daha fazlasını harekete geçiriyor ve geleneksel kafa karışıklığı dönemlerini yaşıyorum. Son zamanlardaki ruh halim için ''mutlu'' kelimesini kullanamam ama bu mutsuz olduğum anlamına da gelmez. Sadece belli bir ruh hali oluşturmak için gereken zamanı düşüncelerim kaplıyor. Çok fazla düşünüyorum. Yirmi dört saat yetmiyor.

Sahip olduğum düşünsel özelliklerden birisi de abartılı çağrışımlarımdır. İnsanlarla konuşurken başlangıçtaki meseleden uzaklaşmam için bir kaç çağrışım yetiyor. Hem de ne uzaklaşmak!

Bu aralar Otostopçu serisini yeniden okuyorum ve dördüncü kitap Elveda ve Bütün O Balıklar İçin Teşekkürler'e geldiğimde Fenchurch'ü unuttuğumu farkettim. Bu beni biraz üzdü ama kitabı yeniden okuyunca mutlu oldum. Douglas Adams'ın aşkı anlatmasından daha güzel ne olabilir ki?

Bu sorunun bir sürü cevabı vardır ama bu yazıyı okuduğun süre zarfından bunların varlıkları geçici bir yokluk bulutunda kaybolmuştur.

Mp3 çalarımda radiohead yok bu aralar. Olması gerek aslında ama yok işte, ne bileyim.

Esas sorunum ne mi?
Bilincimi oluşturan parçalar arasında süregelen tartışmalar.

Çevreyi suçlamak kolay ve sık yaptığım bir şey fakat ortada şöyle bir sorun var: Çevrenin uğraşabileceği bir ''ben'' yok. Ben denen kavramı tanımlamakta güçlük çekiyorum hala. Bak mesela How I Met Your Mother'ı çok izlemem ama oradaki Ted karakterinde bir terslik sezerim ki bunu başkaları da farketmiş. Senaristlerin özensizliğinden kaynaklanan bir olmamışlığı vardır. Hani '' bu durumda barney böyle yapar.'' diyebilirsin ama aynı şeyi Ted için söylemek zor. Ondaki mallıktan bende de var, senaristlerle alakalı bir durum olabilir.

Bu aralar otobüse binmiyorum eve dönerken. Oh! Ne de güzel yürüyorum. Kış gelince kısa yoldan gidene değil de dolanan otobüse binip kitap okumayı düşünüyorum.
Şimdi de okusam iyi olur belki ama bu sıcakta otobüsün içinde beklemek istemiyorum.

Ben sokakta kedi gördüm mü öyle canım, cicim falan demem, ''kediiii kediii!'' diye seslenirim ki çoğunlukla da bakarlar. ''Kedim olunca adını kedi koyacağım'' dememi beklemeyin.

**Şu maps denen şarkı var ya.ha evet evet o kısım:

Wait!! They don't love you like I love you.

valla bak, sahiden. Bunu içinden söylemek de bir boka yaramıyor yalnız. Sen sadece mırıldanlığınla kalıyorsun, hepsi bu.

Bir de okul denen mekanın bende yarattığı çağrışımlar çeşitleniyor.
Bazıları iyi bazıları kötü ama ortada bir gelişme olduğunu reddedemem.
ben de gelişmeye çalışıyorum işte.**

Gelişmek yerine değişmek desek daha doğru olur.

bazen çok garip bir ruh halinde oluyorum ve ne dinleyeceğimi bilemiyorum.

-Hangi albüm?

-Hangi sanatçı?

-Hangi tür?

Öyle mal gibi kalıveriyorum işte.

Bu yazımda da geniş bir zaman içinde aklıma gelip de not aldıklarımı düzenlemeye çalıştım, sonraki yazı daha kısa bir zaman dilimini daha düzenli bir şekilde anlatacaktır.

dipnot:**...** arasındaki kısımlar dikkate değer bir etkileşime girmediğim bir insanla alakalı gibi biraz.

16 Eylül 2009 Çarşamba

she looks too pretty, try to catch her.

önceki bir yazımda belirttiğim ''eğer bir şeyi hayal edersem onun gerçekleşmesini engellemiş olurum'' durumuna zerre kadar inanmıyorum artık. eğer bu talih, şans vs işlerine bakan birisi okuyorsa bunu hiç de umrumda değil. hayalimi de kurarım, gerçekleşsin diye de çabalarım.

umut var biraz hatta gülümseme bile var işte.

bir de boktan bir yazı yazdığım anlaşılmasın diye şöyle bir klip ekledim.

param name="wmode" value="opaque" />param name="menu" value="false" />

*:başlık tıptaki milyonlarca kolay hatırlatma cümlelerinden birisidir. baş harflerine bakınca akla karpal kemikler gelir:scaphoideum-lunatum-triquetrum-pisiforme, trapezium-trapezoideum-capitatum-hamatum.

15 Eylül 2009 Salı

Ólafur Arnalds – 3055



ilginç bir insandır Ólaf. bu klibinden haberim yoktu. izledim ve çok beğendim. bu sefer eklemek için çok kasmadım ama izlenirse iyi olur.

ya bir de bu izlandalılar ne biçin insanlardır?!

9 Eylül 2009 Çarşamba

42


şimdi sana birisinden bahsetmek istiyorum ya da birilerinden. bu anlattığım özellikler tek bir kişiye de ait olabilir bir çok kişiye de ve bu durum herhangi bir şeyi değiştirmez. bu kişinin veya kişilerin gerçek ismi kullanılmayacaktır. takma bir isim de vermiyorum. sen bilmezsin ama böyle hareketler çok risklidir: bir gün birisine takma bir isim verip onu anlatırsın ve birden anlattığın özelliklere sahip ve o takma ismi gerçek ismi olarak benimseyip sevmiş birisi kapına dayanır.

benim başıma böyle bir şey gelmedi, başına böyle bir şey gelen birisini de duymadım ama var olma ihtimali sonsuzda bire yakın olan bir kişiye ufak ihtimallerden bahsedemezsiniz.

en başta büyük bir yanılgıya son vermek istiyorum. bir hikayeyi anlatmak için hikayedeki kişi olmak, hikayedeki kişiyle arkadaş olmak, hikayedeki kişi hakkında bilgi sahibi olmak hatta hikayeyi hayal etmek gerekmez. hikaye yazılır ve bu yeterlidir.
işte bu yüzden bu hikaye ile hiçbir bağlantım yoktur.

bu kişi sanılanın aksine utangaç birisi değildi. sadece yöntemleri farklıydı. bir kızdan gerçekten hoşlandığında zamanı durdurur ve onun dudağına bir öpücük kondururdu. daha sonra evrenin düzeni bozulmasın diye eski konumuna geçer ve zamanın akmasına izin verirdi. yine aynı sebepten bu olaydan kimseye bahsetmez hatta kendisi bile unuturdu bunu. gel gör ki evren bu olaydan en azından bir-iki kişinin haberdar olmasını isterdi ve bu yüzden kız ve oğlan bunu hatırlardı, hiç farkında olmasa da. utangaç sanılmasının sebebi buydu işte, sıranın karşıda olduğunu düşünür ve ilk öpücüğü onlardan beklerdi.

...

mesela bir yazar varmış. adam sadece iki şey yaparmış: yazmak ve yarattığı karakterleri taklit etmek. insan kendi yarattığı karakterlere imrenir mi? oluyor işte.

...

freud'un ilginç fikirleri vardır ama rüyalar konusunda pek fazla bilgisi yoktur. özellikle ''bilinçsiz yönetmenlik'' kurumuna dair hiç bir şey bilmez. bu kurumda kişiler farkında olmadan başka insanların rüyalarını yaratırlar. şimdi psikologlar, psikiyatristler ayaklanmasın ''bilinçaltı, bellek, höt höt!'' diye. işler her zaman öyle yürümüyor. rüya görmeyen bir grup talihsiz kişidir başkalarının rüyalarını yaratanlar. gerçek yönetmenler de olduğu gibi onların da bazı temel özellikleri olur hatta bazıları hitchcock'tan aldıkları ilhamla yarattıkları rüyalarda yer alırlar.

...

bir ara aklıma gelip de not defterime yazdıklarımı buraya aktarmaya çalıştım. aralarında bir bütünlük kurmaya çalışsam da pek başarılı olamadım fakat yorgun olduğumdan çok uğraşmak istemiyorum. neden yorgun olduğuma gelince: okul başladı!
ayrıca bunları yazarken üzerimde mutsuz bir ağırlık var. sebebi daha sonra açıklanır, umarım.

bu arada bence soru şu:

buraya yazılan soru evrenin ve zamanın sürekliliğini korumak adına galaksinin psikiyatristleri tarafından silinmiştir. soru bulununca psikiyatristlerin işsiz kalacak olmasının konuyla hiçbir alakası yoktur.

18 Ağustos 2009 Salı

öhhöm!

buraya yazabileceğim bir sürü olay geçti başımdan ama yazmadım. canım hiç yazmak istemedi. onlardan bahsetmekle uğraşmadan bir kaç şey söylemek istiyorum.

eğer yaşlandığımda muhtaç duruma düşersem bir yolunu bulup öldürürüm kendimi, nasılsa benim için farketmez ama başkalarına yük olmak istemiyorum. işte bu yüzden yaşlandığımda sağlıklı olmak istiyorum, olabildiği kadar. sporla aramdaki kırgınlığa bir son verip odtü'ye gidiyordum arkadaşlarla ama ramazan başlayınca ara vermek zorunda kaldık.

bazı şeylerin farklı olmasını isterdim demek istiyorum ama bir boka yaramayacağını biliyorum. bu tür şeylere takılmanın anlamsız olduğunu da biliyorum ama takılmadan da edemiyorum.

bir de lush'ın split diye bir albümü var. dinlensin işte, çok güzel.

hani şu eski seni bulsan ne derdin geyiği var ya:
ben uzaktan izlerdim sadece, biraz zorlanırdım belki ama dokunmama taraftarıyım. küçük çocuklar sobaya dokunmak için can atarlar ama uyarılmaları hiçbir işe yaramaz ta ki dokunana kadar.

ha bir de ilerde benim de bir çocuğum olabilir. şu anda onu benim olmak isteyip de olamadığım şey yapma arzusundayım. bunun bencilce olduğunu bile bile. zamanla bu isteğin kaybolacağını umuyorum.

yazdıklarımı pek beğenmiyorum bu aralar. özellikle de böyle karmakarışık olunca ama bir kaç güzel fikir geldi aklıma. aslında hep geliyor da bu sefer bir yerlere not etmeyi akıl ettim. heyecan yap diye önceden söyledim. bloga ilk başladığımdaki hitap şekline de devam etme kararı aldım çünkü bu blogu ileride okumak için yazıyorum.

n'aber abi?

bu yazımda bir sürü imla hatası falan olabilir. hiç sallamadım valla.

14 Temmuz 2009 Salı

adı anılmayan ölüler


ya millet blogunda ''şöyle de bir grup keşfettim'', ''böyle bir film izledim'', ''bakın çok egzantirik bir kitap okudum'' tarzı şeyler yazıyor.ben de kıskanıyorum onları.böyle her gün ayrı bir grup, ayrı bir film vs tanıtayım istiyorum ama içimden gelmiyor.hödük gibi ''bunu izledim, beğendim.'' ''bu adamlar iyi müzik yapıyor, dinleyin'' demek de istemiyorum. bu aralar evden çıkmadığım için bir kaç film izledim, kitap okudum , yeni yeni müzikler dinledim...bunları yaptım da pek paylaşasım yok.ben böyleyimdir işte.havamda olmadım mı bok gibi bir herif oluyorum.
ama bak havamda oldum mu iyi oluyorum, harbiden.mesela yeni öğrendiğim şeyleri anlatmayı seviyorum.yeni bir şey öğrendiğimde ''aha bunu x'e anlatayım'' diye seviniyorum.belki sevinmiyorumdur,belki egoist ve gösteriş budalasıyım,belki bunları söylerken bile kendimi masum göstermeye çalışıyorum.insanın kendine güveni olmayınca böyle uzayıp gidiyor bu tartışmalar.

geçen persepolis'in kitabını/çizgi romanını okudum,daha önce filmini izlemiştim zaten.kitaptaki bir kısım beni bir düşünceye sevketti:

iran'a hava saldırısı yapılıyordu.marjane'ın mahallesi de bundan nasibini alıyordu.yahudi komşularının evinin yıkıldığını görüyordu ve annesi ''evde değillerdir,işe gitmişlerdir'' diyerek marjane'ı teselli ediyordu.marjane ikna olmuşken birden cumartesi'nin içinde olduğunu hatırlıyor...yani şabat.yahudiler bugünde çalışmazlar sadece dinlenirlermiş.

işte bu kısmı okuyunca okuldaki din kültürü ve ahlak bilgisi dersi geldi aklıma.ne kadar kısıtlı anlatılmış diğer dinler ve hatta mezhepler.biz hep çok kültürlü olmamızla övünürüz ama giderek tek tip insanlardan oluşan renksiz bir ülke oluyor buralar.ben isterdim ki musevi ve hıristiyan arkadaşlarım da olsun,onların bayramlarını kutlayayım.ama olmuyor işte.

neyse, şimdi ben ilginç bir şey anlatıp yatayım:

aborjinler'in geleneklerine göre bir insanın ismi ölümünden sonra telaffuz edilmezmiş.aynı ismi taşıyan bir başkası varsa ona ''malum kişi'' anlamına gelen gurmanu şeklinde seslenilirmiş.

dünya'nın bu kadar büyük ve renkli olması bir yandan güzel bir şey,bir yandan da kötü.özellikle benim gibi vaktini boşa harcayan bir insansan...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

tatil de ne?


yine ankara sınırları dışına çıkıyorum.yarın sabah yola çıkılacak.pazar akşamı falan da ankara'ya geri dönüş yolunda olurum.giderken yanımda götürdüklerimin envanterini çıkarayım:

-bir adet kitap
-bir adet mp3 çalar
-bir adet not defteri ve beraberindeki rotring+uç+silgi üçlüsü
-çeşitli giyim eşyaları
-gereğinden fazla uzamış saç ve sakal
-gereğinden fazla üzerinde düşünülen sorunlar

bu arada insanlara karşı güvenimi kaybetmemeye çalışıyorum bu aralar.öylesine bahsedeyim istedim.
ankara tavır alırsa alsın ama ben buraya bir kış resmi ekledim.hepsi bu kadar.

22 Haziran 2009 Pazartesi

eski, güzel gülümseme


büyük bir gülümseme fırlattım karşımdaki aynaya ''çatlar,parçalanır da buradan kurtulurum'' diye fakat savunması sağlamdır bu meretlerin.kendi yüzümde hissetim o sıcakl...hayır,bana hiç de sıcak gelmiyor bu.insanların bana olan tepkilerini anlamıyorum.babamın bana anlattığı insanlar böyle değildi.o şarkıları yapanlar,o kitapları yazanlar,o filmleri çekenler bu insanlar değildi.bütün bunların başlangıcını görmedim ama bazı hikayeler duymuştum:

önce ufak saldırılar olmuş.insanlar korkmuş ve korktukça saldırganlaşmış.bir hafta bile geçmeden her şey başlamış ve bitmiş.önce kim başlattı ya da bütün bunların sebebi neydi kimse bilmiyor.hem bilseler ne farkeder.bütün bu acı ve yıkım haklı gösterilebilir mi?
kötü olan yıkılan binalar ya da ölen insanlar değil.kaybedilen ve asla geri getirilemeyecek şeyler var.ardında sadece içi boş kelimeler bırakıp yokluğa karıştı hayatı yaşanılır kılanlar.

ve şimdi...

burada,eski ve tozlu bir aynanın karşısındayım.hani filmlerde kadının makyaj yaparken kocasıyla tartıştığı aynalardan.sanırım ne demek istediğimi anladınız.yalnız önündeki makyaj malzemelerini canlandırdıysanız kafanızda,hemen silin!
böyle şeylere ihtiyacım yok çünkü.benimki doğuştan gelen bir yetenek,allanıp pullanması gerekmeyen.ne diyordum?evet,bir aynanın karşısındayım ve uzaklardan heyecanlı bir bekleyişin sesini duyuyorum.kim bilir kaçıncı duyuşum bu.hiç değişmedi bu ses.hala ''görmeyen'' hatta tekrar ''görmek'' isteyen insanlar var.neyse,onları daha fazla bekletmesem iyi olur.

kirli ve yorgun odamdan çıkıyorum.bazı tanıdık yüzlerle karşılaşıyorum yürürken.onların yeteneğimi görmelerini sağlıyorum.her zamanki gibi onlar da beni taklit etmeye çalışıyorlar fakat bir türlü yapamıyorlar.tıpkı birazdan seyircilerin yeteneğimi gördüklerinde yapacakları gibi.benim için bu kadar kolay olan bir şeyin başkaları için imkansız olmasını kabullenemiyorum.

diyorlar ki:kaybettiğimiz ve unuttuğumuz her şeyin tek temsilcisi benmişim.geleceğe umutla bakabilmemizi sağlayan benmişim.hah,palavra.

seyircilerin sesi giderek artarken bunları düşünüp gülümsüyorum.kalabalığın sıcaklığı salona yaklaştıkça artıyor.hani insanların varlığını görmeden,duymadan da algılamayı sağlayan sıcaklık vardır ya.işte bu sıcaklıktan bahsediyorum.

gülümsememin yüzümde kaybolmasını engelleyip seyircilerin arasından geçiyorum yavaşça.başlangıçta herkes sahneye bakıyor,sonra bir çocuk uzaktan beni gösteriyor:''işte orada!gerçekten yapabiliyormuş!''bütün gözler bana dönüyor ve sahnenin ışıkları da gözlerimin içini dolduruyor.gözlerim ışığa alışana kadar seyircileri göremiyorum.bütün gözlerin bana baktığını ve insanların beni taklit etmeye çalıştıklarını hissedebiliyorum.uzaktan bir çocuk bana doğru koşmaya başlıyor.bir an için heyecanlanıyorum,''bir çocuk bunu başarabilir.'' diye düşünüp umutlanıyorum.yanıma geliyor çocuk ve suratımı inceliyor fakat beni taklit etmeye çalışmıyor bile.diğerleri gibi ifadesiz yüzüyle bana bakıyor ve yüzüme dokunuyor,elleri buz gibi.
derinlerde bir şeyler bulmayı umarak çocuğun gözlerine bakıyorum.hiç bir şey yok bu gözlerde.sadece derin bir karanlık ve bu karanlıktan yansıyan yüzüm:üzerinde kocaman bir gülümsemeyle.

işte,benim yeteneğim bu
ben gülerim hatta yeterince seyirci varsa kahkaha bile atarım fakat...

fakat 13 milyar insanla dolu bu koca gezegende gülme yeteneğine sahip tek insan olmak ne kadar acı bilemezsiniz.mutluluğunu ifade edebilen fakat karamsarlıktan başka bir şeye sahip olmayan birisi olmak nasıldır,bilemezsiniz.

21 Haziran 2009 Pazar

girizgah


aziz olma kılavuzu'nu bulduğum yere tekrar gittim dün.sebebini bilmiyorum.yalnız kalmak için,kafa dağıtmak için,bir şeyler bulmak için ya da sadece nefes almak için.

-insan bazen sadece nefes almak isteyebilir.
-insan bazen nefes almamayı da tercih edebilir.
-insan...neyse ben sana bir şey demiyorum artık.

bilindiği gibi karanlık bir yerdir orası.isimlendirilmesine gerek duyulmayacak kadar da ıssız.bu sıfatlar en başta kulağa kötü gelebilir fakat böyle yerlere ihtiyaç duyulan zamanlar da vardır.neyse lafı fazla uzatmadan esas meseleye geleyim.bu yerde biraz dolaştım belki yeni bir şeyler bulurum diye fakat kısa bir süre sonra yoruldum ve uyudum.hayatımda gördüğüm en ilginç rüyalardan birini gördüm uykumda.

rüyam o kontrol edilebilenlerden değildi,benim için hazırlanan bir anı yaşadığım rüyalardandı.başkası olduğum bir rüya.bir şeylerin olduğu ve benim sadece izlediğim bir rüyaydı.bir hikayeyi yaşadığım,zamanı ve mekanı belirsiz bir rüyaydı.

-e yeter bu kadar tanım,anlat artık!
-yarını beklemen gerek,şimdi zamanı değil.


''aleinn á ný''

7 Haziran 2009 Pazar

iLiKETRAiNS - Terra Nova



gençler güzel bir klip çekmiş:antarktika,stop motion,robert falcon scott falan var.
eklemek için baya kastım,izlensin lütfen.

6 Haziran 2009 Cumartesi

arka koltuktaki huzur


bu şehirde anıları yaşatmıyorlar abi.sürekli bir yerler yıkılıp yerine başka binalar inşa ediliyor.hep değişiyor bu şehir,unutkanlığımın bir sebebi de bu sanırım. habire estetik yaptırıp da tipi kayan michael jackson gibi oldu şehir.
ankara sakinleri olarak şantiye ortamındayız ve pek de sakin değiliz aslında.mesela şu an oturduğum evin yerinde pazar vardı 3-4 sene önce. şimdi bizim oturduğumuz koca koca binalar yükseliyor.ev deyince aklıma geldi de:eski odam daha güzeldi be.eski odamda pencereden bakınca batıkent'in sınırları gözükürdü.uzakta görünen tepelerdi bu sınır.o tepelerin ardını özlüyorum,hiç görmesem de.oraları görebilme olasılığını özlüyorum.tepelerle bizim evin arasında da geniş bir karanlık vardı,benim dünyamın sınır çizgileriydi onlar fakat sonra mantar gibi apartmanlar dikildi bir anda.

-hop,alo?!batıkent burası, batıkent!! müstakil ev yapsanıza be!!

apartmanların ışıkları yanıp da karanlık yok olmadığı zamanlarda yıldızları daha iyi görebilirdim.ay'dan kopup gelen ışınlar penceremden içeri girerdi dolunay olduğunda.şimdi odamdan dışarı baktığımda park etmiş arabalar görüyorum sadece.pencereden içeriye de sokak lambasının ışıkları giriyor.zaten bu aralar eski eve yeniden taşınma meselesi konuşulur oldu ev ahalisi arasında.

çocukluğumun bir kısmı da gölbaşı'nda kaldı,küçükken oradaki lojmanda otururduk.aslında şehirden uzak olması iyi.gömülü bir hazine gibi saklı kalsın orada.

-hmmm,ilerde bir gün gitsem oraya.''ben çocukken burada koşardım.'',burada legolarımı kaybetmiştim.'',''tam şurada dişim kırılmıştı.'' desem n'olur acaba?
-en iyisi hiç bulaşmamak bence.

umarım ilerde bir gün zamanımı kullanmayı öğrenebilirim.bu konudaki beceriksizliğim boyutsuz,günlerimi de harcıyorum yıllarımı da.bir de yanlış zamanda doğmuşum gibi hissediyorum.30 sene evvel ya da 30 sene sonra doğsam daha iyi olurmuş.bu biraz da içinde bulunduğum çağdan kaynaklanan bir şey.sonuçta bu bir geçiş çağı.eskiyle bağları koparmanın acısını yaşarken geleceğe ulaşmanın heyecanı da cezbediyor insanları.

son olarak bir şey söylemek istiyorum:

alice ölmesin,harbiden çok fena oluyorum.lütfen.

15 Mayıs 2009 Cuma

çocuklar ve tüylü vahşi yaratıklar


sıcak!sıcak!!sıcak!!!

pofff!!

bugün eve nasıl döndüğümü hatırlamıyorum.sosyal tesisten çıktığım anda sıcağı hissetim.durağa yürüyene kadar piştim.metroda serinlerim derken klimanın çalışmadığını anlayıp daha da bunaldım.sıcak bastırdıkça ben de bulunduğum yerden zihnen kaçmaya çalıştım.dinlediğim şarkının içine saklandım sonra:

somethin' filled up
my heart with nothin'
someone told me not to cry


arcade fire'dan wake up.bu şarkı bende vardı fakat hiç dinlememiştim.where the wild things are'ın fragmanında dinledikten sonra arcade fire dinlemeye başladım ve baya sevdim.film aralık'ta gösterime girecek.fragmanını izlediğimde çok fena oldum,''bu kitabı daha önce okumalıydım.'' dedim kendi kendime.bir de içinde çocuk ve hayal kavramı olan filmler etkiliyor beni.yönetmeni de spike jonze imiş,hani being john malkovich'i yöneten adam.

metroda aklımdan bunlar geçerken bir ağlama sesi duydum.vagonun öbür ucunda bir bebek ağlıyordu ve herkes ona bakıyordu.''niye bu kadar şaşırıyorsunuz?!!hiç mi ağlayan bebek görmediniz?!!'' demek istedim.arkamdaki yaşlı kadın bu düşüncemi duymuş gibi cık-cıkladı ve yine içimden bağırdım suratına ''hayata verebileceğin en büyük tepki bu işte:cık cık!''

sonra çocuklar ve hayallerine geri döndüm zihnimde.çocuklar hep garip hayaller kurar.bazıları tüylü dev yaratıkları hayal eder,bazıları masal anlatan seyyahları,bazıları..acaba tanrı bir hayali çok beğenirse onu gerçeklikle ödüllendirir mi?yoksa hayali güzel yapan gerçek olmaması mı?ben başka bir evrende de olsa hayallerimizin gerçek olduğuna inanıyorum.şu anda yaşadığımız evren de bir çocuğun hayaliydi ve başka evrenleri yaratırken bizden fikir aşırıyor tanrı.

bunları ostim-batıkent durakları arasında giderken cep telefonuma not ettim.metronun o kısmı baya bereketlidir ama batıkent'e hemen geliverir metro,aceleyle yazmak zorunda kalırım ve kulağımda şu sesler yankılanır:

children wake up
hold your mistake up
before they turn the summer into dust


ek:buraya bir şeyler yazmak çok rahatlattı beni.

12 Mayıs 2009 Salı

see you space cowboy


bir sürü şey planlandı yazmak için.bir tane öyküm bile var ama yazasım gelmiyor.içtiğim kahveden mi yoksa havalardan mı bilmiyorum,içimde bir sıkıntı var.
kendimi telefaz evresindeki bir hücre gibi hissediyorum.içimde/çekirdekte bir bölünme var ama dışa/sitoplazmaya yansımamış daha ve her an boğumlanma yapabilir zihnim.
şimdi ''hepimiz maskeler takıyoruz dostum,hepimiz hede,hödö,bohem,mayhem!'' diye olaya girmek istemiyorum ama ben bunu çocukluğumdan beri yapıyorum be.elimde olmadan farklı ortamlarda farklı kişilikler oluşturuyorum kendim için.hani o ''ya aslında evde hep sessizdir,okulda niye böyle anlamıyoruz.'' dedikleri çocuk var ya,o benim.evde konuşayım,okulda susayım diye uğraştım ama olmadı işte.büyüdükçe yeni ortamlarla tanıştım,sanal ya da gerçek, tanıştıkça da farklı adaptasyonlar geliştirdim.bunların arasında ''insanları dinlememek için kulaklık takmak.'' yoktur! bunu yapmamın sebebi bazı şarkıları öyle çat diye durduramamamdır(ilginç bir kelimeymiş bu).

konudan uzaklaştım galiba o yüzden iyice dağıtmak istiyorum.bu aralar anime indirip izliyorum.cowboy bebop bitti ve izledikten sonra bir şeyi iyice anladım:
benim asla gerçekleşmeyecek bir hayalim var.burada kısaca tasvir etmeye çalışayım.
tek kişilik bir uzay gemim olacak!
pilot kabininin önü tamamen camdan olacak ve ben eskilerden bir şarkıyı dinlerken yıldızları,bulutsuları,satürn'ün halkalarını,jüpiter'deki dev fırtınayı izleyeceğim.
bunu yapmalarını torunlarıma vasiyet edeceğim,o derece ciddiyim.

şu anda ankara'dan bile çıkamadığım için bu gezegenler arası düşüm de uzak bana.off,ne biçim bir şehirmiş bu.gitmeyi çok istiyorum ama bırakamıyorum bir türlü.arızalı aşklar gibi bu şehirle olan ilişkim.hem nefret ediyorum hem de seviyorum.gidersem özlemekten korkuyorum sanırım.

ilerde yapabilirsem evimin zeminini uzun tüylü halılarla kaplayacağım.çıplak ayaklarla dolaşmayı seviyorum ama yerler parke olunca kötü oluyor.halı yerine çimlerle kaplı toprak da olur aslında ama fazla zorlamamak gerek.

şimdi buraya saçma hayallerimi yazınca aklıma bir şey daha geldi:
eğer bir şeyi hayal edersem onun gerçekleşmesini engellemiş olduğuma inanırdım bir zamanlar.her durumda olmuyordu,genellikle kafamda bir ''an'' tasarladığımda o gerçekleşmiyordu.bunu erkin'e de anlatmıştım,aynısının ona da olduğunu söylemişti.şimdi gerçekliğini kanıtlamaya çalışmayacağım ama hala kaçınırım ''an''ların hayalini kurmaktan.

haiku?

bulut karardı
fısıldadı toprağa
toprak duymadı


bu yazıyı yazarken habire ''blogger.com ile iletişim kurulamadı.'' yazısı çıkıp sinirimi bozdu.daha uzun yazmadıysam sorumlusu odur.

20 Nisan 2009 Pazartesi

bir mürekkep lekesi daha

yazmayı özledim ve sadece bu özlemimi gidermek için yazılacaktır aşağıdakiler.bir şey beklenmemesi ısrarla tavsiye edilir.

**hayat tam bir kaos ve ben kendimi bu kaosa bırakmayı tercih ediyorum.bunun güzel sonuçları oluyor fakat her zaman değil.

**benim bir tane kabusum vardır.her şey normalken konuşmak isterim fakat dişlerim ağzımın için çatırdayarak kırılır,tek bir kelime bile söyleyemem.bu kabustan hep yorgun uyanırım.üstelik bir,iki kere de görmedim bunu.hani beş altı tane devam filmi çekilen korku filmleri gibi,hep aynı şeyi kakalar kafamdaki yönetmen.

**bazen annem-babam bir karar alırlar ve ben buna dahil olmak istemem.kendimi onlarla kavga etmek için hazırlarım,bütün öfkemi biriktiririm,kendi istediklerinin olmasını isteyeceklerini varsayarak dolarım fakat...fakat onlar karşı çıkmazlar.
bu anlarda içine düşülen boşluk kadar kötüsü zor bulunur.

**geçen hafta abim istanbul'a gitmişti bir konferans için.dün geldi ve yanında badem ezmesi de getirmiş.çok lezzetlidir bu.işte böyle farklı ve güzel şeyleri görünce hemen aklıma birisiyle paylaşmak geliyor.çok iyi bir insan olduğumdan değil,sadece öyle yapmak istiyorum.

**zaman kavramıyla ilgili sorunlarım var son günlerde.öyle saatler dakikalar da değil burada bahsettiğim.aylardan,yıllardan yana büyük bir kafa karışıklığım var.gariptir ki bazı şeyleri ahlaki yönden değiştiren tek şey zaman.

not:bu yazı zaman için de değişebilir.

7 Mart 2009 Cumartesi

aegrescit medendo


şimdi:

yanımda arkadaşlarım var.yürüyoruz ve konuşuyorlar.sonra birisi bir şey anlatıyor ve herkes gülüyor.mutluluklarını gülümsemeleriyle paylaşıyorlar.ben o mutluluktan bir parça yakalayıp bir gülümseme yaratıyorum.paylaşmaya çalışıyorum ve ruhumda bir duvara çarpıp yok oluyor.eskiden olsa dağıtıp dururdum bu gülümsemelerden ama bazen yetmiyor.elimdeki üç beş tanenin de böyle yok olması umudu azaltıyor.

sonra:

yalnız yürüyorum ve ayaz içime işliyor.kulaklarımda rastgele çalan şarkılar var ve birden bir tanesi başlıyor.sanki bir dalgıç bu şarkı ve ta derinlerden bir şeyler çıkarıyor.''neyse ki sokak boş,neyse ki atkım ve kapşonum var.''diyorum hıçkırırken.

evde:

saklanmak için en güzel yerlerden birisi de banyodur.duşun altındayken su sesi başka sesleri saklar.gözlerin kızarması yüzünden suçlanabilecek sabun ve şampuan da vardır orada.üstelik kimse rahatsız etmez oradayken.tam anlamıyla yalnız kalınabilir.

odamda:

insan mutluyken ''ne kadar da kolaymış.'' diye düşünür.olağan bir şeymiş gibi gelir.zaman geçer ve bir an gelir,kaybedersin.ne kadar zor olduğunu anlarsın.
ve hatta imkansıza yakın.
belleğin ne kadar garip bir düzeni olduğunu da farkettim.
tek bir kişinin milyonlarca bağlantıyla aklına kök saldığını ve her öğenin beni o kişiye yönlendirdiğini farkettim.
unutmak bile çözüm olamaz çünkü bazı tedaviler hastalıktan daha kötüdür.unutmak için bütün o bağlantılardan da kurtulmak gerekir:kendinden kurtulmak.

ve çırpındıkça ciğerlerine karanlık bir şeyler dolar.bu yüzden kendini akıntıya bırakmak daha iyidir.gözlerin karardıkça derinlerden bir ses gelir ve tatmin olana kadar da susmaz:

''bırakmayın beni burda,
götürün bir yerlere.''

5 Mart 2009 Perşembe

descent


descent*
noun

de‧scent

[uncountable and countable] formal the process of going down
[≠ ascent]:

---Passengers must fasten their seat belts prior to descent.

11 Şubat 2009 Çarşamba

bazı kalpler ve yaralar


bugün edebiyat dersine geciktim ve çantam içeride olduğu için iki ders boyunca dışarıda oyalanmak zorunda kaldım.beklerken kalp yiyen'le biraz konuşmak istedim.normalde suskundur ama bu sefer farklı şeyler oldu.nereden estiğini bilmiyorum ama ondan bir şey istedim önce:

-bana kalplerin üstündeki yaralardan bahsetsene biraz
-ne yarası?biliyorsun ben sanatımda ustayım,asla bir kalbe zarar vermem!
-senden bahsetmiyorum ki.diğer insanların açtığı yaralardan bahsediyorum.
-ne saçmalıyorsun sen?!!göğüs kafesini açmadan bir kalbe nasıl zarar verilebilir?!!
-bunu açıklaması zor ama olur işte.
-benim bile bunu yapmam için göğsü kesmem,kaburgaları kırmam gerekirken onlar nasıl yapabilirler bunu..dur bir dakika!
sen de bunu yapabiliyor musun yoksa?
-eee...büyük bir ihtimalle,evet.
-e o zaman bana hiç ihtiyacın yokmuş.bende olmayan bir güce sahipsin ne de olsa.
-bütün insanlar böyledir,ne yapabilirim ki?!!
-tamam,hepsinin canı cehenneme o zaman.
-iyi tamam,git o zaman.
-dur dur,sakin olmalıyız.belki ben bunu düzeltebilirim.
-nasıl olacak?
-bilmiyorum,sanırım inzivaya çekilmem gerek.kalpler şu hayatta bildiğim yegane şey ve ben onlara zarar verilmesine göz yumamam.bir yolunu bulmam gerek.

buna onun gücü yeter mi bilmiyorum.bizim gücümüz yeter mi onu da bilmiyorum.sadece umut edebiliyorum.

6 Şubat 2009 Cuma

mürekkep lekesi


uzun zamandır yazmıyorum çünkü kafamdakileri toparlayamıyorum.ben de bununla uğraşmak yerine aklıma gelenleri sıralayayım istedim,buyrun izleyelim


**ben bazı insanlardan çok korkarım.şimdi bunu söyleyince yanlış anlaşılmalar olacaktır ki kastettiğim de ilk akla gelen değil.evet o anlamda korktuklarım da vardır ama ben onlardan bahsetmiyorum.yeni oyuncaklarıyla oynamaktan korkan çocuklar gibi...sevginin kardeşi olan korkudan bahsediyorum ben.neyse korkum bu yazıyı tamamlamamı istemiyor.

**şimdi benim bir yere ev diyebilmem için,oradan uzaklaştığımda onu özlemem için,dışardan geldiğimde rahatladığımı hissetmem için...burada yazılacaklar sonsuza kadar sürer,sonuca gelelim.
ben bir yeri ev olarak benimsediğimi şöyle anlarım:eğer bir mekanda karanlıkta el yordamıyla aradığım şeyi bulabiliyorsam orası artık benim için evdir.bu yüzden böyle malikâneler,saraylar falan ev olamaz benim için.

**şimdi yazacağım şeyi tarif etmem zor o yüzden şu talimatlarıma uyulup gözlenmeli.
bir gözü kapatıp aynaya bakmalı ve gözün burun tarafındaki ucunda bulunan hafif bir açıklık görülmeli.işte bu boşluk yüzünden insan ağladığını gizleyemiyor.''gözlerimi kapatayım,yaşlar içeride kalsın'' diyor ama o açıklıktan yine dışarı çıkıyor yaşlar.
ve aslında bu iyi bir şey.galiba.

**ağlamak güzeldir diye düşünüyorum.ancak bu eylem işteş bir konuma gelirse sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelir.sadece tuzlu su değildir onlar.
Bir de çocuk ağlaması kadar kötü bir şey yoktur galiba.bunu düşününce aklıma hep kemal sunal’ın gülen adam filmi gelir.adından da belli olduğu gibi kemal sunal burada doğumundan beri hep gülen bir insanı canlandırmaktadır.filmin sonunda çocuğunun doğumuna ve doğal olarak ağlamasına tanık olur.her şeye gülen o herif birden somurtur ve finalde güneş batarken önünden tekerlekli evini çekerek taşıyan gülen adamı görürüz.aynı anda da kendisini inceleyen genç doktorla konuşmasını duyarız:
-nereye gidiyorsun böyle?
-ben bir sürü acı çekmeme rağmen hep güldüm fakat çocuğum daha doğar doğmaz ağladı.onun ağlamayacağı bir yer bulmaya gidiyorum.

**bazı rüyalar vardır.çok çok çok güzeldir ama gerçek olması mümkün değildir ya da o an içinde bulunduğun şartlar berbatken harika rüyalar görürsün
sonra uyanırsın.duvara çarpar gibi...ağlarsın.nefret ediyorum o rüyalardan.

**doğumdan önce soruyorlar ''bak şimdi bu bu bu var.yaşamak istiyor musun?''
ve evet diyoruz bir sebepten
sonra da o sebebi hatırlamak için ömrümüzü harcıyoruz.
garip

**geçen karanlık bir diyarla,yeşil bir diyarın sınırında dolaşırken kıskançlık ve hayal gücünü el ele gördüm.
sonra?
sonrasını hatırlamıyorum.o öfke bulutlarının sıcaklığı ve havada savrulan kalp parçaları kalmıştı geriye,biraz da pişmanlık.