26 Eylül 2009 Cumartesi

maps, ne alaka?!


Gururla belirtirim ki artık büyük harf kullanacağım. Bu değişikliğe büyük bir anlam yüklemeye gerek yok: canım öyle istedi, yaptım.

Bak şimdi mesela cenazemde trombonlar olsun. Acı acı çalsınlar. Hani öldüğümden dolayı mutsuz olduğumdan ya da insanların mutsuz olmasını istediğimden değil. Sadece cenazelerin genel seyri böyle olduğundan mutsuz olsun. Şimdi durup dururken ölüm lafı geçince insanlar tırsar, öylesine aklıma geldi işte.

Bir çocuğum olması fikri artık beni korkutuyor. Önümüzdeki on yıl içerisinde bir mucize olmadığı sürece bir insanı yetiştirebilecek olgunluğa erişebileceğimi sanmıyorum. Özellikle bu tembellikle çocuğun bakımını başkasına yıkacağım apaçık ortada.

Bu aralar çok düşünüyorum. Düşüncelerimi davranışa döktüğüm anda bile davranışlarım yeni düşünceler yaratıyor ve tam bir sonuca ulaşamıyorum. Mesela dikkate değer bir etkileşime girmediğim bir insan yüzünden kendimi sorgulamaya başladım:

Esas istediğim nedir?

Bir şeyi istediğim de yapabilir miyim?

Bir şeyi yapamama sebebim derinlerde bir yerde onu yeteri kadar arzu etmediğimi bilmemse?

Bu aralar düşüncelerim atom bombası gibi işte. Bir tanesi parlayıveriyor ve diğerlerini harekete geçiriyor, diğerleri daha fazlasını harekete geçiriyor ve geleneksel kafa karışıklığı dönemlerini yaşıyorum. Son zamanlardaki ruh halim için ''mutlu'' kelimesini kullanamam ama bu mutsuz olduğum anlamına da gelmez. Sadece belli bir ruh hali oluşturmak için gereken zamanı düşüncelerim kaplıyor. Çok fazla düşünüyorum. Yirmi dört saat yetmiyor.

Sahip olduğum düşünsel özelliklerden birisi de abartılı çağrışımlarımdır. İnsanlarla konuşurken başlangıçtaki meseleden uzaklaşmam için bir kaç çağrışım yetiyor. Hem de ne uzaklaşmak!

Bu aralar Otostopçu serisini yeniden okuyorum ve dördüncü kitap Elveda ve Bütün O Balıklar İçin Teşekkürler'e geldiğimde Fenchurch'ü unuttuğumu farkettim. Bu beni biraz üzdü ama kitabı yeniden okuyunca mutlu oldum. Douglas Adams'ın aşkı anlatmasından daha güzel ne olabilir ki?

Bu sorunun bir sürü cevabı vardır ama bu yazıyı okuduğun süre zarfından bunların varlıkları geçici bir yokluk bulutunda kaybolmuştur.

Mp3 çalarımda radiohead yok bu aralar. Olması gerek aslında ama yok işte, ne bileyim.

Esas sorunum ne mi?
Bilincimi oluşturan parçalar arasında süregelen tartışmalar.

Çevreyi suçlamak kolay ve sık yaptığım bir şey fakat ortada şöyle bir sorun var: Çevrenin uğraşabileceği bir ''ben'' yok. Ben denen kavramı tanımlamakta güçlük çekiyorum hala. Bak mesela How I Met Your Mother'ı çok izlemem ama oradaki Ted karakterinde bir terslik sezerim ki bunu başkaları da farketmiş. Senaristlerin özensizliğinden kaynaklanan bir olmamışlığı vardır. Hani '' bu durumda barney böyle yapar.'' diyebilirsin ama aynı şeyi Ted için söylemek zor. Ondaki mallıktan bende de var, senaristlerle alakalı bir durum olabilir.

Bu aralar otobüse binmiyorum eve dönerken. Oh! Ne de güzel yürüyorum. Kış gelince kısa yoldan gidene değil de dolanan otobüse binip kitap okumayı düşünüyorum.
Şimdi de okusam iyi olur belki ama bu sıcakta otobüsün içinde beklemek istemiyorum.

Ben sokakta kedi gördüm mü öyle canım, cicim falan demem, ''kediiii kediii!'' diye seslenirim ki çoğunlukla da bakarlar. ''Kedim olunca adını kedi koyacağım'' dememi beklemeyin.

**Şu maps denen şarkı var ya.ha evet evet o kısım:

Wait!! They don't love you like I love you.

valla bak, sahiden. Bunu içinden söylemek de bir boka yaramıyor yalnız. Sen sadece mırıldanlığınla kalıyorsun, hepsi bu.

Bir de okul denen mekanın bende yarattığı çağrışımlar çeşitleniyor.
Bazıları iyi bazıları kötü ama ortada bir gelişme olduğunu reddedemem.
ben de gelişmeye çalışıyorum işte.**

Gelişmek yerine değişmek desek daha doğru olur.

bazen çok garip bir ruh halinde oluyorum ve ne dinleyeceğimi bilemiyorum.

-Hangi albüm?

-Hangi sanatçı?

-Hangi tür?

Öyle mal gibi kalıveriyorum işte.

Bu yazımda da geniş bir zaman içinde aklıma gelip de not aldıklarımı düzenlemeye çalıştım, sonraki yazı daha kısa bir zaman dilimini daha düzenli bir şekilde anlatacaktır.

dipnot:**...** arasındaki kısımlar dikkate değer bir etkileşime girmediğim bir insanla alakalı gibi biraz.

16 Eylül 2009 Çarşamba

she looks too pretty, try to catch her.

önceki bir yazımda belirttiğim ''eğer bir şeyi hayal edersem onun gerçekleşmesini engellemiş olurum'' durumuna zerre kadar inanmıyorum artık. eğer bu talih, şans vs işlerine bakan birisi okuyorsa bunu hiç de umrumda değil. hayalimi de kurarım, gerçekleşsin diye de çabalarım.

umut var biraz hatta gülümseme bile var işte.

bir de boktan bir yazı yazdığım anlaşılmasın diye şöyle bir klip ekledim.

param name="wmode" value="opaque" />param name="menu" value="false" />

*:başlık tıptaki milyonlarca kolay hatırlatma cümlelerinden birisidir. baş harflerine bakınca akla karpal kemikler gelir:scaphoideum-lunatum-triquetrum-pisiforme, trapezium-trapezoideum-capitatum-hamatum.

15 Eylül 2009 Salı

Ólafur Arnalds – 3055



ilginç bir insandır Ólaf. bu klibinden haberim yoktu. izledim ve çok beğendim. bu sefer eklemek için çok kasmadım ama izlenirse iyi olur.

ya bir de bu izlandalılar ne biçin insanlardır?!

9 Eylül 2009 Çarşamba

42


şimdi sana birisinden bahsetmek istiyorum ya da birilerinden. bu anlattığım özellikler tek bir kişiye de ait olabilir bir çok kişiye de ve bu durum herhangi bir şeyi değiştirmez. bu kişinin veya kişilerin gerçek ismi kullanılmayacaktır. takma bir isim de vermiyorum. sen bilmezsin ama böyle hareketler çok risklidir: bir gün birisine takma bir isim verip onu anlatırsın ve birden anlattığın özelliklere sahip ve o takma ismi gerçek ismi olarak benimseyip sevmiş birisi kapına dayanır.

benim başıma böyle bir şey gelmedi, başına böyle bir şey gelen birisini de duymadım ama var olma ihtimali sonsuzda bire yakın olan bir kişiye ufak ihtimallerden bahsedemezsiniz.

en başta büyük bir yanılgıya son vermek istiyorum. bir hikayeyi anlatmak için hikayedeki kişi olmak, hikayedeki kişiyle arkadaş olmak, hikayedeki kişi hakkında bilgi sahibi olmak hatta hikayeyi hayal etmek gerekmez. hikaye yazılır ve bu yeterlidir.
işte bu yüzden bu hikaye ile hiçbir bağlantım yoktur.

bu kişi sanılanın aksine utangaç birisi değildi. sadece yöntemleri farklıydı. bir kızdan gerçekten hoşlandığında zamanı durdurur ve onun dudağına bir öpücük kondururdu. daha sonra evrenin düzeni bozulmasın diye eski konumuna geçer ve zamanın akmasına izin verirdi. yine aynı sebepten bu olaydan kimseye bahsetmez hatta kendisi bile unuturdu bunu. gel gör ki evren bu olaydan en azından bir-iki kişinin haberdar olmasını isterdi ve bu yüzden kız ve oğlan bunu hatırlardı, hiç farkında olmasa da. utangaç sanılmasının sebebi buydu işte, sıranın karşıda olduğunu düşünür ve ilk öpücüğü onlardan beklerdi.

...

mesela bir yazar varmış. adam sadece iki şey yaparmış: yazmak ve yarattığı karakterleri taklit etmek. insan kendi yarattığı karakterlere imrenir mi? oluyor işte.

...

freud'un ilginç fikirleri vardır ama rüyalar konusunda pek fazla bilgisi yoktur. özellikle ''bilinçsiz yönetmenlik'' kurumuna dair hiç bir şey bilmez. bu kurumda kişiler farkında olmadan başka insanların rüyalarını yaratırlar. şimdi psikologlar, psikiyatristler ayaklanmasın ''bilinçaltı, bellek, höt höt!'' diye. işler her zaman öyle yürümüyor. rüya görmeyen bir grup talihsiz kişidir başkalarının rüyalarını yaratanlar. gerçek yönetmenler de olduğu gibi onların da bazı temel özellikleri olur hatta bazıları hitchcock'tan aldıkları ilhamla yarattıkları rüyalarda yer alırlar.

...

bir ara aklıma gelip de not defterime yazdıklarımı buraya aktarmaya çalıştım. aralarında bir bütünlük kurmaya çalışsam da pek başarılı olamadım fakat yorgun olduğumdan çok uğraşmak istemiyorum. neden yorgun olduğuma gelince: okul başladı!
ayrıca bunları yazarken üzerimde mutsuz bir ağırlık var. sebebi daha sonra açıklanır, umarım.

bu arada bence soru şu:

buraya yazılan soru evrenin ve zamanın sürekliliğini korumak adına galaksinin psikiyatristleri tarafından silinmiştir. soru bulununca psikiyatristlerin işsiz kalacak olmasının konuyla hiçbir alakası yoktur.