20 Ekim 2009 Salı

life is wasted on the living

Bugün okulda fare ve kurbağa kestik. Farenin kesilmesi kısmını kaçırdım, çay ve muhabbete dalmışım. Kurbağayı eterli bez olan bir kavanozda beklettikten sonra kulak zarı hizasından üst çenesini kestik ve doğal olarak öldü. Sonra Pavulon enjekte ettik sinirlerle kaslar arasındaki bağlantıyı engellemek için. Bacaklarını kesip derisini de bir güzel soyduktan sonra siyatik sinirini bulduk sonra siniri stimüle ettik vs vs. Bu aralar hayatımın ana konsepti ölüm. Daha önce de söylediğim gibi bunda korkulacak bir şey yok. Bunu büyümenin bir parçası olarak görüyorum ve hayatın içindeki izlerini görmeye başlıyorum. Bir yakınını kaybetmemiş birisi olarak hala çaylak sayılırım ama bir değişim var işte. Bak mesela aşağıdaki klibi tesadüfen gördüm. Evet, múm dinliyorum ama bu klipten haberim yoktu. Çok hoşuma gitti. Özellikle ölü bir geyik olması ve garip bir çılgınlık barındırması çekti beni. Kenara köşeye bir şeyler karalamıştım ama beklerken zamanları geçmiş, buraya yazmamın bir anlamı kalmamış.

''Bir insanı kaybetmek için aradan ne kadar zaman geçmesi gerekir?'' diye sormuşum kendime mesela. Neyse ya boşver şimdi bunları, en azından şimdilik. Klip burda, soğuk içiniz yani tam ekran falan yapınız, zaman ayırınız vs:



*:başlıkta yer alan alıntıyı ben ilk olarak Six Feet Under'daki Nathaniel Fisher karakterinin ağzından duydum.Kısa bir araştırma yapınca bu sözün Douglas Adams'a ait olduğunu öğrendim. Şeyler arasındaki bu bağlantılar çok hoşuma gidiyor. Devam etsin böyle.

9 Ekim 2009 Cuma

aziz olma kılavuzu - bölüm 25


İnsanlara dair:

Bir insanla ne kadar güçlü bağların olursa olsun onun her zaman bu bağlardan kurtulabilecek bir varlık olduğunu unutma. Bazı durumlarda kişiler bağlarından vazgeçmek istemez ve bunlara sıkı sıkı tutunur. Sen asla böyle olmamalısın. Unutma ki iki kişi arasında bulunan ipi bir ya da daha çok kişi büyük bir istekle çektiğinde her ikisi de zarar görür.

Ayrıca şunu da aklından çıkarma ki bu bağlar ip metaforuyla açıklanabilecek kadar basit değildir. Tabi hayatında sadece üç kişi varsa bu değişir. Ama senin görevin daha çok insanı tanımaktır. Dünya üzerindeki her insan cevabı bulmaya daha da yaklaşmanı sağlar. Bu paragrafın ilk cümlesi bundan önceki paragrafın doğruluğuna herhangi bir etki yapmaz. İnsanlarla olan ilişkilerin genelde çok karmaşık olsa da özele indirgendiğinde basit yöntemler daha etkilidir.

İnsanlarla arana mesafe koyarken dikkat et. Senin için yeterince yakında olan birisi seni fazlasıyla uzak algılayabilir. Bazı mesafeler ne kadar zaman geçse de kapanmayabilir. Yine de bu insanlar arası ilişkilerin en değişken maddeden daha dengesiz olduğu gerçeğini değiştirmez. Biraz zaman ve evrenin doğru şartları sağlaması sonucu olması gereken gerçekleşir ki zaten gerçekleşmediği durumlarda olması gerekenin varlığından haberdar olmadığın için bu konu seni pek ilgilendirmez.

Bundan sonraki öğütler insanlarla ilgili değilmiş gibi gözükebilir ancak her şey birbiriyle bağlıdır gibi klasik bir öğretiyi kaynak göstererek haksız çıkman mümkündür:

Karar vermekle kararı uygulamak arasındaki sıra farklılık gösterebilir, buna alış. Özellikle bu ikisinin aynı anda olduğu zamanlar diğerlerine göre daha doğru sonuçlar verir. Burada bahsi geçen doğru kavramı o kadar görecelidir ki yerine yanlış kelimesi kullanılsa bile çağrıştırdığı anlam senin için doğru olacaktır.

Hayatta pişmanlıkların da olduğunu fakat hayatın pişmanlıklardan oluşmadığını unutma. Hatalarına sahip çıkmadığın sürece beklenmedik başarılarının değerini bilemezsin.

Geçmişi yok saymak kesin bir çözüm değildir ancak her düğüm de çözülmek zorunda değildir. Yine de en azından unutmuş gibi yap ki yeni anıların eskilerin gölgesinden ürkmesin.

Ve gözünü hayattan ayırma ki sana sunduğu iyi ihtimallerin sadece ihtimal olarak kalmasını engelle. İnan bana, konu mutluluk olduğunda o senden daha heveslidir.
Önceki cümlede mutluluk kelimesiyle tanımlanan şeyler Aziz Olma Kılavuzu'nun tam olarak ne yapmanı istediğini anlayana kadar belirsiz kalacaktır.

5 Ekim 2009 Pazartesi

taş mektubu











Geçtiğimiz Cuma saat 22.50'de televizyonun başına geçtim çünkü ilginç bir tesadüf sonucu FX'te Six Feet Under'ın gösterileceğini öğrenmiştim. Fikirlerine önem verdiğim bir kişi bu diziyi gerçekten sevmişti ve ben de sevebilirim diye düşündüm. Dizi zaten taa 2005'te bitmiş ama ben şimdi izliyorum. Kısmet! Hoşuma gitti, baya baya hoşuma gitti hem de. Dizide arızalı diye nitelendirebileceğimiz karakterler var ve bu karakterler cenaze levazımatçılığı yapan bir ailenin üyeleri. Bir gün babaları ölür ve biz de bu noktada hikayeyi takip etmeye başlarız. Henüz okulda kadavra görmedik ama bu dizi sayesinden kadavra olayına daha da bir alıştım. Zaten pek bir sorunum yoktu da neyse. Bu aralar düşüncelerim ölümle alakalı hep. Herhangi bir yakınının ölümüyle uğraşmamış birisi olarak bu duruma şimdiden hazırlanıyorum. Ölüm hakkında düşündükçe hayatın farklı yönlerini keşfediyorum aslında. Fikirlerimin davranışlarıma toz yutturması gibi bir durum var ama arayı kapatmaya çalışıyorum.

Bir gün ben de iyi bir insan olacağım, sahiden.



Six Feet Under'i izledikten sonra ilginç bir tesadüf gerçekleşti ve ertesi gün abimle Okuribito(Son Veda) adlı filmi izlemek için CEPA'ya gittik. Orada bir yürüyen merdiven bana bir şeyler hatırlattı ve ben kendimi kötü hissettim. Bazı mekanlarla ilgili anılarım kısıtlı oluyor ve bu anılar arasında hatırlaması acı verenler olunca onları diğerleriyle bastırmak zor oluyor. Neyse biz filme geçelim:

Daigo Tokyo'da küçük bir orkestrada çello çalmaktadır. Öyle aşmış bir yetenek değildir ki zaten bir süre sonra orkestra dağılır. Daigo da karısı Mika ile doğup büyüdüğü kasabaya geri döner. Yeni bir iş için gazeteye bakarken ''gidişlerle ilgileniyoruz.'' diye duyurulan iyi maaşlı bir işi ilanı görür. Bir turizm ajansı beklerken ölülerin tabuta koyulmak için hazırlandığı bir yere geldiğini farkeder.

Bahsettiğim ölüleri hazırlama olayı gerçekten seyir zevki yüksek bir tören. Ben zaten Japonların kültürüne ve filmlerine karşı zaafı olan birisiyim. Bir de film güzel olunca 130 dakikalık film bana 60 dakika gibi geldi. Japon filmleri demişken: tanımadığım oyuncuların oynadığı filmleri izlediğimde X'in Y karakterini canlandırmasını değil de sadece Y karakterini görüyorum. İsmi ilk akla gelen o meşhur oyuncular çok yeteneklidir belki ama tanınmış olmaları işleri zorlaştırıyor. Bir de filmde taş mektubu diye bir şeyden bahsediyordu, hoşuma gittiği için burada da paylaşayım dedim. Henüz yazı denen meret yokken Japonya'da insanlar birbirlerine dere kenarlarından falan topladıkları taşları verirlermiş. Mesela kızdığın birisine sert hatlı bir taş verirken sevdiğin birisine yuvarlak hatlı taş veriyormuşsun. Güzel bir adetmiş bence.

Şu bahsettiğim ilginç tesadüf iki yapımın da ölüleri hazırlama işiyle uğraşanlarla ilgili olması. Kültürler arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri görmek hoş oldu sahiden.


Filmden sonra sinemanın karşısındaki D&R'a girdik ve ben indirimdeki filmleri görünce dayanamadım üstteki resimde bulunan filmleri aldım. High Fidelity(sensiz olmaz nedir yav?!) dışında öyle yana yana aradığım filmler değildi ama olması gereken şeylerdi. Yanımda daha fazla para olsa bir bu kadar DVD alacaktım ama tuttum kendimi. Baya bir zorlandım ama tuttum. CEPA'nın D&R'ına yine gitmeyi düşünüyorum. O filmler benden kaçamayacak!

Çok fena oldum orada, çok!



Şimdi geçen gördüğüm rüyamı anlatacağım ama gülmek yok. Öncelikle tarihe yazılması için söyleyeyim 3 Ekim 2009'u 4 Ekim 2009'a bağlayan gece ilk İngilizce rüyamı gördüm. Rüyamda Glenn adındaki İzlandalı bir kızla tanışmıştım. Geri kalan kısmını pek hatırlamıyorum ama ilginçti.

Bu İzlanda aşkı da neymiş be arkadaş!