5 Ekim 2009 Pazartesi

taş mektubu











Geçtiğimiz Cuma saat 22.50'de televizyonun başına geçtim çünkü ilginç bir tesadüf sonucu FX'te Six Feet Under'ın gösterileceğini öğrenmiştim. Fikirlerine önem verdiğim bir kişi bu diziyi gerçekten sevmişti ve ben de sevebilirim diye düşündüm. Dizi zaten taa 2005'te bitmiş ama ben şimdi izliyorum. Kısmet! Hoşuma gitti, baya baya hoşuma gitti hem de. Dizide arızalı diye nitelendirebileceğimiz karakterler var ve bu karakterler cenaze levazımatçılığı yapan bir ailenin üyeleri. Bir gün babaları ölür ve biz de bu noktada hikayeyi takip etmeye başlarız. Henüz okulda kadavra görmedik ama bu dizi sayesinden kadavra olayına daha da bir alıştım. Zaten pek bir sorunum yoktu da neyse. Bu aralar düşüncelerim ölümle alakalı hep. Herhangi bir yakınının ölümüyle uğraşmamış birisi olarak bu duruma şimdiden hazırlanıyorum. Ölüm hakkında düşündükçe hayatın farklı yönlerini keşfediyorum aslında. Fikirlerimin davranışlarıma toz yutturması gibi bir durum var ama arayı kapatmaya çalışıyorum.

Bir gün ben de iyi bir insan olacağım, sahiden.



Six Feet Under'i izledikten sonra ilginç bir tesadüf gerçekleşti ve ertesi gün abimle Okuribito(Son Veda) adlı filmi izlemek için CEPA'ya gittik. Orada bir yürüyen merdiven bana bir şeyler hatırlattı ve ben kendimi kötü hissettim. Bazı mekanlarla ilgili anılarım kısıtlı oluyor ve bu anılar arasında hatırlaması acı verenler olunca onları diğerleriyle bastırmak zor oluyor. Neyse biz filme geçelim:

Daigo Tokyo'da küçük bir orkestrada çello çalmaktadır. Öyle aşmış bir yetenek değildir ki zaten bir süre sonra orkestra dağılır. Daigo da karısı Mika ile doğup büyüdüğü kasabaya geri döner. Yeni bir iş için gazeteye bakarken ''gidişlerle ilgileniyoruz.'' diye duyurulan iyi maaşlı bir işi ilanı görür. Bir turizm ajansı beklerken ölülerin tabuta koyulmak için hazırlandığı bir yere geldiğini farkeder.

Bahsettiğim ölüleri hazırlama olayı gerçekten seyir zevki yüksek bir tören. Ben zaten Japonların kültürüne ve filmlerine karşı zaafı olan birisiyim. Bir de film güzel olunca 130 dakikalık film bana 60 dakika gibi geldi. Japon filmleri demişken: tanımadığım oyuncuların oynadığı filmleri izlediğimde X'in Y karakterini canlandırmasını değil de sadece Y karakterini görüyorum. İsmi ilk akla gelen o meşhur oyuncular çok yeteneklidir belki ama tanınmış olmaları işleri zorlaştırıyor. Bir de filmde taş mektubu diye bir şeyden bahsediyordu, hoşuma gittiği için burada da paylaşayım dedim. Henüz yazı denen meret yokken Japonya'da insanlar birbirlerine dere kenarlarından falan topladıkları taşları verirlermiş. Mesela kızdığın birisine sert hatlı bir taş verirken sevdiğin birisine yuvarlak hatlı taş veriyormuşsun. Güzel bir adetmiş bence.

Şu bahsettiğim ilginç tesadüf iki yapımın da ölüleri hazırlama işiyle uğraşanlarla ilgili olması. Kültürler arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri görmek hoş oldu sahiden.


Filmden sonra sinemanın karşısındaki D&R'a girdik ve ben indirimdeki filmleri görünce dayanamadım üstteki resimde bulunan filmleri aldım. High Fidelity(sensiz olmaz nedir yav?!) dışında öyle yana yana aradığım filmler değildi ama olması gereken şeylerdi. Yanımda daha fazla para olsa bir bu kadar DVD alacaktım ama tuttum kendimi. Baya bir zorlandım ama tuttum. CEPA'nın D&R'ına yine gitmeyi düşünüyorum. O filmler benden kaçamayacak!

Çok fena oldum orada, çok!



Şimdi geçen gördüğüm rüyamı anlatacağım ama gülmek yok. Öncelikle tarihe yazılması için söyleyeyim 3 Ekim 2009'u 4 Ekim 2009'a bağlayan gece ilk İngilizce rüyamı gördüm. Rüyamda Glenn adındaki İzlandalı bir kızla tanışmıştım. Geri kalan kısmını pek hatırlamıyorum ama ilginçti.

Bu İzlanda aşkı da neymiş be arkadaş!

Hiç yorum yok: