14 Ekim 2010 Perşembe

Oh Comely


Hayatımdan memnum olduğum bir dönemde değilim. Öyle düzeltme isteği falan da yok içimde, bir mucizeyi bekleyenlerin tembelliğine boğuldum. En azından ilk adımı atıyorum, tıpkı burada bitirilmeyi bekleyen yazılarımda olduğu gibi. Eskiden olsa karamsarlığım olurdu umursamazlığım yerinde. Eninde sonunda düzelir diye düşünüyorum. Durumum kötü ama şükretmiyorum. Şükretmem ben zaten, uymaz yani bana. Yine de bazı zamanları düşünüyorum. İnsanların anlamsızlıklarıyla diğerlerine nasıl zarar verdiklerini. Sonra insanlar için üzülüyorum onlara acıyorum ama onlar için hiçbir şey yapmıyorum. Acıyarak görevimi yerine getirdiğim yanılsamasına devam ediyorum. Bende bir şeyler eksik. Belki kendiliğinden oluşur ya da başkasının bu özelliğini ödünç alırım. Başkasından almak fikri doğru değil bana göre. İnsanlar diğerlerine ihtiyaç duyar ama hiç kimse iyi olmak için başkasına ihtiyaç duymamalı. Sağlıklı gelmiyor bu.

Sonra bir de... Bu yazıyı da diğer taslaklara eklemek için büyük bir istek var içimde ama yarım da olsa bir şey yapmak için bunu yapmayayım dedim. Esas söylemek istediğim şuydu: İnsanlar böyle şarkı sözleri yazmasınlar, yazmak zorunda kalmasınlar, yazacak ilhamı bulamasınlar ve ben bunun olmaması için bir şey yapacak azmi bulayım:

''And I know they buried her body with others,
Her sister and mother and five-hundred families.
And will she remember me fifty years later?
I wished I could save her in some sort of time machine.

Know all your enemies.

We know who our enemies are.

Goldaline, my dear,
We will fold and freeze together
Far away from here.
There is sun and spring and green forever.

But now we move to feel for ourselves inside some stranger's stomach.

Place your body here,
Let your skin begin to blend itself with mine.''

31 Ağustos 2010 Salı

ve...

Okulun açılmasına 13 gün kaldı. İsmini koyamadığım bir boşluk hissi yaşıyorum. Okul başlayına düzelecek, derslerim iyi gidecek, her şey güllük gülistanlık olacak diye umuyorum. Burada kısaca bahsetmek istediğim kitaplar, çizgi romanlar vardı ama üzerinden zaman geçince pek anlatasım gelmiyor. Belki onlara geri döndüğümde yazarım.

Bir de şöyle bir şey var:

İnsanlarla pek konuşmayınca ve film, dizi, oyun,kitap ve internet gibi mecralarda hep İngilizce'ye maruz kalınca Alamancı gençler gibi oluyorum. Bazı kavramlar kafamda İngilizce oluşuyor ve kendi dilime çeviremiyorum. Aslında bunun tamamen olmasını isterdim. Farklı bir dille yalan söylemek daha kolay olur derler. Bir de her şeyi düşünerek söylediğinden pot kırmak da zor olur.

Bu ara gerçeklikle aramdaki bağları gevşek tutuyorum. Böyle oyundur, kitaptır falan. İyi gidiyor şimdilik, rahat.

4 Şubat 2010 Perşembe

''travel is dangerous'' derlerdi de inanmazdım


20 yıl. İyimser bir tahminle hayatımın 4'te 1'i. Seni bilmem ama bu oranı ilk gördüğümde kendimi kötü hissettim. O 20 yılın nasıl da çabuk geçtiğini biliyordum çünkü. Sonra bu sürecin yaklaşık yarısının bilinçsiz geçtiğini hatırladım. Aslında bunu zamanın ne kadar çabuk geçtiğini unutmak için de yapmış olabilirim. Bunları trenle Ankara'ya dönerken telefona yazıyorum. Önceki cümlede I Wanna Hold Your Hand çalmaya başladı ve zincirleme çağrışımlar filizlendi kafamda. Önce The Beatles hayranı anatomi hocam, sonra Nick & Norah's Infinite Playlist ve bu filmin bana çağrıştırdığı başka şeyler geldi aklıma. Bir eksiklik hissettim ama kendimi çok kötü hissetmedim çünkü eksilenler yerine bana kattıklarını düşündüm. Yazı da dağıldı baya, eheh.
En son 20 yıl diyordum, yaşlı hissetmek için sebeplerim var diyordum. Şimdi aranızdaki 50lik amcalar 80lik nineler ve yürüyen ölüler bu serzenişlerim karşısında galeyana gelip kendi aralarında "buna iyi bir sopa lazım" diyorlardır. Siz de haklısınız ama biraz halden anlayın be(we can work it out çalıyor şu an:p). 6-7 sene önce çocuktum lan ben. Yalnız yuh bana! Hala esas konuya gelemedim. Bu 20 yıllık sürecin bana kattıklarından ve olgunlaşma serüvenimde bulunduğum konumdan bahsetmek istiyorum(yeni yılın başında hayatının muhasebesini yapma klişesinden kurtulamadığım düşünülürse pek ileri bir konum değil ya neyse)
Şimdi açık konuşmak gerekirse eksikliklerim var, hem de bir sürü:hayatın potansiyelini yeterince kullanmadım (bu sırada teenage wasteland,teenage wasteland, they're all wasted diyor the who'nun solisti)ve bu yüzden deneyimlerim yetersiz. Zamanımı kullanmak konusunda da başarısızlığım literatüre girebilecek kadar kallavi boyutta. Yazının gidişatı benim iyice yerin dibine gireceğimi gösteriyor. Başardığım şeyler de var meraklanma. Etkisi artsın diye sona sakladım.
Sosyal ilişkilerimle ilgili eksikliklerim var ancak bunları tanımlamak harbiden zor. Grip virüsü gibi sürekli değişiyor efendim, durduramıyoruz.
(bu iki paragraf arası uyudum ve şimdi Oasis'le Eskişehir Ankara arası rayları aşındırıyorum) Yeni bir çevreye girdiğimde uyum göstermekte zorlanıyorum. Biraz isteksizlik de oluyor. Yalnızlık daha iyiymiş gibi geliyor. Başka sorunlar da var ama hemen aklıma gelmiyor. Gelelim iyi yönlere. Hayatın değerini biliyorum.(bu kısımlar pek dürüst olmayacakmış gibi bir hisse kapıldım ve biraz uykum geldiğinden gerisinin evde yazılmasına...)

*:bu yazıyı yazarkenki ruh halimi bir daha yakalayamadığım için cep telefonumdan aynen aktarıyorum. tam iyi özellikleri anlatırken bitmesinden anlam çıkarılmaması iyi olur.

28 Ocak 2010 Perşembe

...

Salinger ölmüş. Şimdi çocukları Catcher In The Rye'ın haklarını mal bir Hollywood şirketine verecek sonra boktan bir film çevirecekler sonra da önüne gelen Holden'dan bahsedip duracak.

Defolun gidin ya! Elimden bir kaza çıkacak.

13 Ocak 2010 Çarşamba

benim ölü arkadaşlarım da var


Bu sefer okulla ilgili bir şeyler karalamak istiyorum. Bilirsin tıp fakültelerinde anatomi denen bir ders vardır. Bu dersin laboratuvarında asistanlar ve hocalar o gün için seçilmiş akciğer, timus gibi yapıları önce maketler sonra da kadavra üzerinde gösterir. Şimdi anlatacaklarım mantıksız gelse de bu ya da başka bir evrende ''gerçek'' kavramının altında yer alır. Bizim kadavralar kantinde çay satan amca, anahtar lazım oldu mu varlığı hatırlanan temizlik görevlisi ve genellikle kompleksli olan proflar gibi bir çalışandır. Bundan 110 yıl kadar önce adı bilinmeyen fakat zeki ve yenilikçi bir kişi ölülerin de çalışma hakkı olduğunu öne sürmüş. Her yeni fikir gibi bu fikre de karşı çıkılmış. Zamanı bilinmeyen bazı linç girişimleri bile görülmüş diyor bazı kaynaklar ama bunlar ateşli taraftarların abarttığı ufak tefek laf atmalardan başka bir şey değil. Tabi sen hala uydurma tarihe inanıyorsan bunu gerçek olarak kabul edebilirsin. Bu adam sayesinde ölüler hayata dahil olmuşlar. Ancak şöyle bir durum var ki ölümü yabancılaştırmaya şartlanmış insanlar hayatlarına devam edebilsin diye bu konudan kimseye bahsetmeme kararı almış dünyayı yöneten üç beş kişi. Bizim kadavralar için bu durum daha kolay aslında, sonuçta okulda görülen insanların gerçek hayatta ortaya çıkmama gibi bir özelliği vardır. Bir markette, konserde, sinemada öğretmenle karşılaşmak yürüyen bir ölüyle karşılaşmaktan daha az şaşırtıcı değildir. Biraz dağınık anlattığım için şimdi her şeyi toparlamak istiyorum. Böyle dağınık anlatmamım sebebi de ''Ben zaten anlamıştım ya, zekiyim ben.'' diyerek bir süre mutlu olmanı istememdendir. O kadar da düşünceliyim ki!

Şimdi bizim okuldaki kadavralar da bu büyük devrimin bir parçası ki liderlerin ölülere iş fırsatı konusunda ilk akla gelen meslektir bu. Sonuçta o zamanlar sinema yoktu, hele kafa kol kopan filmler hiç yoktu. Ölüler önce buna karşı çıktılar ve bunu bazı dini sebeplere bağladılar fakat hümanizmle tanışınca işlerin rengi değişti. Ha bir de acı çekmediklerini anlamaları ve aldıkları dolgun ücretin de payı olabilir. Ben ölülerin de bu kadar hırslı olmasını reddetmeyi tercih ediyorum.

Sanırım anlatacaklarım bu kadar.Umarım anatomi laboratuvarında kadavraları göremeyince ''yıllık izinlerini kullanıyorlar herhalde'' dediğimde bana garip tepkiler veren arkadaşlarım kadar dar kafalı değilsindir.

*:resimde krematoryum var.

6 Ocak 2010 Çarşamba

durum raporu vol. 1


Bloga yazmayı planladığım iki yazı var. Birisinin düzenlenmesi gerek, diğerinin de final kısmı eksik. Şu anda yazdığım yazıyla uğraşmak yerine bu eksiklikleri kapatabilirdim belki ama zaman denen meret böyle işlemiyor. Zamanın çeşitli şartlarda farklı biçim ve boyutlar kazanıp insanların kafasını daha da karıştıracak şekillere girdiği biliniyor. Bir de kelimeler var. Kelimeler kafamda çeşitli varyasyonlarda bir araya geliyor, bir anda büyük bir gürültüyle bilinç altımdan düşüyorlar bilinç dışıma. Ne id sağlam kalıyor ne süper ego ne de ego. Mesela bir anda gereksiz bir hüzün dalgasını toplayıp zihnime savuruyor kelimeler.

Sonra sen dedin ki bana: bazen beni korkutuyorsun. Nedenini sorduğumda cevap vermekte zorlanmanı istedim ama sen bir avuç kelime saçtın havaya. Ne olduklarını anlamadım ama göğsümün tam ortasında bir çöküntü yaratacak kadar ağır bir gerçekçiliğe sahiplerdi. Uzaktan bakarsam anlayabileceğimi düşünüp baktım kelimelere ve şekli gördüm ''bitti'' diyordu ''bitti''. ''Lütfen umudunu kaybetme'' demek istedi bütün benliğim ama aslolan ağızdı ve bir küfür patlattı o da.

Eskiden mutlu olduğumda ağzım bozulurdu. Şimdi ağzımın bozuldu zamanlar da oluyor mutlu olduğum zamanlar da fakat bir eşleşme yok.

Sonra aklımın karanlık kısımlarındaki yamyamlık hayalleri canlandı birden. İnsan bazen sevdiğini gıdım gıdım yemek isteyebilir. Lezzetli olduğundan değil, ete katılan anlamdan dolayı yapılır bu. Sevilen insanı tam anlamıyla içinde hissetmek. Onun dokularını özümseyip kendi vücudunun bir parçası yapmak. Uygun kelimeler tarafından donatıldığı sürece en korkunç ve vahşi eylemler normalleştirilebilir.

Bu yazı daha da uzarsa oyalama yazısı olmaktan çıkacağı için şimdi bitiriyorum. Bir de yazının gittiği yön korkuttu beni.