30 Ocak 2011 Pazar

Filozoflara Sakın Güvenmeyin!


Kulaklarımdan, burnumdan kan geliyor. Sonra kan kelimesi beyinde kötü şeyler çağrıştırıyor diye bunu bana söylemiyorsun. Durmayan kandan korkup ağzını kapatıyor sonra zamirlerle oynayıp bakış açılarını değiştiriyoruz elimizde kamera yerine kalem olunca. Bir de geçmişin kedileri gelip senin ellerini kanatıyor ki kalemler düşsün. Kağıda değer değmez ucu kırılan kalemlere hayal kırıklığı diyen dostlarım olmadı ama olsa da pek iyi anlaşamazdık herhalde. Tek kaldığım zamanlarda gözlerimden ateş çıkartabiliyorum güneş taklidi ışıklar yüzünden. Bazı şeyleri fazla abarttığım da doğrudur, gürültü falan bunlar güzel şeyler. Bir şeyi yaparken sebepleri de düşünmek lazım değil mi hem? Offf, o olasılıklar yok mu o olasılıklar?!! Nasıl da kemiriyor insanın beynini. Kaybettiklerini görmediğin sürece kazandıklarının bir anlamı olmuyor. İrili ufaklı şehirler var ya hani, bu durum nasıl sinirimi bozuyor anlatamam. Farklılıklar, nitelikler, nicelikler öyle bir yorgunluk yaratıyor ki. Sonra uzaktan tezatların kahkahaları duyuluyor. Tezatlar mı gülüyordu bize yoksa biz mi onlara gülüyorduk şimdi hatırlayamadım. Hem bu tezat dediğin cin gibi, hayalet gibi bir şey. Bazıları görüyor bazıları görmüyor. Ben tezatlarımla güle oynaya yaşarım, gerisine de karışmam arkadaşım.

Zzzz...

Ha?!! Ne diyordum?
Ben hiçbir şarkıyı unutmam ama sen karıştırıyorsun ısrarla. Haklı olmadığım konular da var. Bir dizi karşılaşma sonucu averaj farkıyla küme düştüm, eve geri döndüm. Yol da çok sinir bozucuydu. Elimde olmayan sebeplerden ötürü bu durum ortaya çıktığı için nispeten daha az zarar verdi. Hatta şu an sadece sinirimin bozulmasını hatırlıyorum. Sebepleri falan unuttum. Sahi yaşımı bile unutuyorum bu aralar. En kötüsü yüzleri unutuyorum. Yüzüyle anlamlandıramadığım için insanları unutuyorum.

Komik bir şey söyleyeyim mi?

Benimkiler değiştiği için başkalarının fikirlerini değiştirebileceğimi sanıyorum. Bu işler nasıl oluyor bilmiyorum ama başarısızlığımın farkındayım. Sorun bende değil sende aslında. Beyinlerinizi merak ediyorum en çok. Hani bu düşünceleri falan yönlendirmenin bir yolu olsa. Ahahahahah, içimdeki faşisti de çok severim. Tamamen hümanist, özgürlükçü insan yoktur diye kandırıyorum kendimi çünkü ben de öyleyim. Her zaman içimden bir ses bunlara ters bir şeyler söylüyor ve ben onu susturuyorum. Oh, rahatladım.

Bir de ben pek dışarı çıkmak istemiyorum. Evi çok sevdiğimden değil. Hatta bazen yakamdan tutup dışarı atmak istiyorum kendimi. İnsanları sevsem de biraz zorluyorlar beni. Eskisine göre durumum iyi sayılır. O günlerde sosyal bir ortamdan sonra eve gelip yatağa girdiğimde bütün konuştuklarım ve dinlediklerim kafamda tekrar ederdi. Yeni tanıdığım insanların yüzleri, sesleri, tavırları belli bir öncelik sırasına göre kazınırdı kafama. Bunlar olurken uyumak da zor olurdu. En kötüsü de eksik kalan muhabbetlerdi. Eve gidince kafamda devam ettirirdim onları ki bunu hala farkında olmadan yapıyorum:

-Kiminle konuşuyorsun sen allah aşkına?

Bana kalsa bu yazı daha bir sene böyle eksik bir şekilde beklerdi ama buna izin vermeden yazdığım anda yayınlamak istiyorum.

Hey, sen! Sana diyorum, bak buraya!

Tanıdıklar arasında en kötü yarışması yapıp kendini kayırıyorsun hep! Mutsuzluk falan çok gereksiz şeyler değil mi sanki? Her şeyin üstüne bir de yağmur yağdı bu buz gibi havada. Sokaklar da sinirimi bozuyor. Kaldırımlı kaldırımlı, böeh!

Bir de ''Ne içtin sen?'' diyorsun iyi-kötü her şeyin kimyasallardan ibaret olduğunu düşünen kişi ben olmama rağmen. En azından teşhis koyma işini bana bıraksanız, hem ben dersime iyi çalıştım bu sefer. Bazı şeyleri sadece ben anlasam güzel olur belki.
Bunları kişisel algılamayın sakın, ortada daha büyük bir mesele var. Öyle kolay kolay geçecek gibi de değil. Ya aslında benim burada anlatmak ist...


not: ''Kaydı Yayınla''ya bastığım anda internetin kesilmesini kişisel algılamıyorum, değil mi?

Hiç yorum yok: